Muasırlaşmak, İstanbullaşmak, sergileşmek...

Şu sıralar görsel ihtiyaçlarınızı tatmin edecek tek şey İstanbul Bienali dolayısıyla şehri saran sergiler

Salt’ta açılan ‘İstanbullaşmak’ sergisine en üst kattan başlarsanız, ‘kavramlar ve zamanlar arasındaki ilişkiyi deşifre eden’ bir işte irili ufaklı mavi kavram toplarının önce ahbapmış gibi tatlı tatlı tokuştuklarını, derken hızlandıklarını, giderek azaldıklarını, sonunda sadece ‘yönetişim’ topuyla ‘felaket’ topunun kaldığını göreceksiniz. Ya da ben seyrettiğimde öyleydi, bu elektronik işler belli olmuyor. Mavi toplar içinde ‘itiş kakış’, ‘caka satmak’, ‘geçicilik’ gibi bir sürü kavram var. İşin tümü, İstanbul için olduğu kadar şu günlerde Bienal dolayısıyla şehri saran sergi faaliyeti için de iyi bir mecaz. Genel olarak ‘tokuşma’ faydalı elbette. Bir sürü ilginç sergi var. 

Öğretmence bir hatırlatma
Süleyman Seba Caddesi’nin üst tarafından ilk sola, Maçka Maden’in yanına saparsanız, küçük bir köşk göreceksiniz. Tabelada ‘Antik A.Ş.’ yazıyor. İçeri girip yaldızlı mobilyaları umursamadan aşağı inerseniz, ‘Kavramsal Bir Miras: Öncü Yerleştirmeler’ sergisinin yukarı katla tezat oluşturan modernliğine adım atıyorsunuz. Beral Madra öğretmence bir hatırlatma sergisi yapmış, iyi de olmuş. Bienale ve başka sergilere gitmeden önce, Ayşe Erkmen’in ilk yerleştirmelerini, Erdağ Aksel’in 80’li yıllarda tüketim ve geleneksellik ilişkisinden ne anladığını, Selim Birsel’le diyelim Cevdet Erek arasında bir çeşit süreklilik olduğunu göreceksiniz.
Ama sergi faaliyetlerinin bazıları da doğası itibariyle uçucu kaçıcı. Galeri Non’un daha sonra başka performans faaliyetleri için de kullanılcak Galata’daki eski hamursuz fırınında düzenlediğı Non-Stage performanslar dizisinde Annika Larsson’un üç saatlik işini kaçırmadığıma memnunum. Larsson, beş tiyatro oyuncusuna karakter ya da ilişkilerin belli olmadığı bir metin vererek üç saat içinde bunu anlamlandırmalarını, prova etmelerini ve oynamalarını istedi. Oyuncuların metni önce ‘varoluşcu’, ‘soyut’ gibi klişelere yanaştırarak anlamaya çalışmaları, bir ara aralarından birini ‘merkez’ atayarak etrafında toplaşmaya meyletmeleri gibi aşamalar performans sanatından sosyolojiye açılan kapı olarak bile ilginçti. Şiirsel adalet; eski bir metne dayalı ‘meçhul’ oyun aslında bir arı kovanında geçmekteydi ve zaten ön kapitalist bir toplumsal çerçevede ilişki dinamikleri üzerineydi.
Galeri Nev’in Mısır Apartmanı’nda ayrı bir oda ayırdığı İnci Eviner’in yeni ‘hareketli tablosu’nun adı ‘Kırık Manifestolar’. Eviner, geçen bienal sırasında bienal dışının en hayranlık uyandırıcı işlerinden biri olan ‘Harem’de sahneye sürdüğü, küstah imalarla kıpraşan kurtçuk-figürlerini tanımlı bir bağlamın dışına ve üç ekrana yayıyor, köpekler filan da ekliyor. Melling’in gravürüne kafa tutan minik kızların akrabaları olan bu figürler dev, kara bir bellekte kıpırdanırken görsel olarak etkileyiciler. Ama ‘Harem’ gibi bir işe oranla biraz nötralize olmuşlar. Eviner’in bu kurtçuk insanları bir sonraki aşamada ne yapacağını merak ediyor insan. Joao Pedro Veloso Rodrigues’in yaptığı ses tasarımı nefis.
Küstahlık demişken; alt katlardan birindeki CDA-Projects Galerisi’nin bienale nazire ‘İsimsiz Orijinal’ adını verdiği karma sergide de çeşitli araç, malzeme ve mecradan yararlanan bir dolu genç sanatçının işinin hiçbiri özellikle öne çıkmadan neredeyse eşit bir ‘orijinalite’ ile yan yana durduklarını söylemek mümkün. Resim, seramik, yerleştirme, video… Böyle bir orijinalite anonimliğe de dönebilir ama bir yandan da nerdeyse boş yok. 

Pilot’ta Halil Altındara
Yeni açılan sergi mekânlarının en şahanelerinden biri Sıraselviler’de, İlk Yardım Hastanesi’nin karşısındaki Pilot. Bir hanın bodrum katındaki Pilot, eski bir gece kulübüymüş. Bunu müthiş bir yükseklikten aşağı ‘dökülen’ Yeşilçam filmi merdiveninden, yüksek tavanlardan anlamak mümkün. İçeride Halil Altındere sergisi ‘Dans Edemediğim Devrim Benim Değildir’ var. Altındere’nin mekânın nostaljik çağırışımlarını pek (hiç) umursamayan işleri mekanla ironik, iyi bir tezat oluşturuyor. Onun Türk devletine yönelttiği her zamanki suçlamalar arasında daha dolaylı bir iş dizisi özellikle cazip; Metin Erksan filmlerinin üçünden ‘ikonik’ tabir edilen üç karenin yeniden canlandırılması. Erksan estetizmi aynısına sadık biçimde ‘yeniden yapılınca’ gerçi kusursuz ama donuk, bej, vinileks kaplama tadında üç fotoğraf ortaya çıkmış. ‘Sensiz Yaşayamam’ın eskimiş manken sembolizmi, ‘Sevmek Zamanı’nın sandal sahnesinin baktıkça banalleşen estetizmi belirginleşmiş. Ben en çok sonuncu kareyi, ismiyle müsemma ‘Suçlular Aramızda’yı beğendim. Retro makyajlı yeni kuşak Leyla Sayar’ın çıplak bedenini yeni Türk banknotlarıyla kaplayan retro atletli fakat yeni kaslı günümüz Ekrem Bora’sının gözlerindeki hinliğe dikkatlice bakarsanız ‘retro’nun sadece göz aldanması olduğunu, hiç ama hiçbir şeyin değişmediğini düşünebilirsiniz.
‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ yarın başlıyor. Bu arada görsel ihtiyaçlarınızı tatmin edecek tek şey gerçekten bu ve başka sergiler. Tavsiye ediyorum.