Mutad festival yazısı 2013

İstanbul Film Festivali'nin bu yıl en ilgi çeken bölümleri bir önceki sene ölen yönetmen ve oyuncuları anmak için düzenlenen 'Anılarına...' bölümü.
Mutad festival yazısı 2013

Karnaval

Garip ama gerçek, bu seneki festivalin en ilgi çekici bölümü, bir önceki sene ölen yönetmen ve oyuncuları anmak için düzenlenen ‘Anılarına…’ bölümü. Tony Scott’ın ‘Açlık’ı da Oshima’nın ‘Mutlu Noeller, Mr. Lawrence’i de (ikisi de David Bowie’li), Rekin Teksoy anısına ‘Dekameron’ da yeniden görmeye değer filmler. Ama en iyi fikir Metin Erksan’ın İsmail Cem’in siparişi üzerine 70’lerin başında TRT’ye yaptığı beş Türk hikâyecisinden uyarlamalarla anmak olmuş. Sinema meraklısı ortaokul öğrencisi anılarım yanıltmıyorsa ‘Sazlık’ ve ‘Geçmiş Zaman Elbiseleri’ ilginçti, ‘Hanende Melek’ ve ‘Müthiş Bir Tren’ tartışma yaratmıştı: ‘…bu şarkıcı posterleri niye?!! insanlar niye böyle hiç kıpırdamadan ayakta duruyorlar?!!’ Cesaret ve rötarlı avangard, tutkuyla tuhaflık, kitsch’le kader (unutulmanın kaderi) arasına sıkışmış bu filmlere yeniden bakmak ilginç olacak; tozlu birer mücevher mi, yoksa melamin tabak ya da Anadol gibi birer 70’ler ‘nesnesi’ mi olmuşlar?

‘Kadınların Hikâyeleri’ bölümünde pırıl pırıl bir Amerikan filmi: ‘Starlet’. Sean Baker’in çok genç bir kadınla çok yaşlı bir kadının garip dostluğunu anlattığı filmde Amerikan sinemasının çoktan kaybettiği Cassavetes- Mazursky- Ashby havası var. 70lerin bağımsızlarının ferahlığına ilaveten hafif de bir iki binler karanlığı.

‘Antidepresan’ adlı bir bölümden fazla şey beklememek lazım ama seyirciyi ille ferahlatmaya niyetlenmeyen iki film var burda. Her yerde birbirine benzeyen kentsel periferinin Fransa tezahürünü ele alan ‘Zıt Kardeşler’, Avrupa tüketim toplumunun son manzarası; punklarla, AVM’lerle, Brigitte Fontaine ile… ‘Eyvah’ ise aniden beş parasız kaldığı için büyük şehirde, Berlin’de aylak adamlığa mecbur kalan Niko’nun hikâyesi. Genç bir yönetmenden iyi bir fikir.

Ama genç bir yönetmenden dahiyane bir fikir diyorsanız, ‘Mayınlı Bölge’deki Yunan filmi ‘Kuş Yemi Yiyen Çocuk’ var. Toplumdaki genel bir moralsizlikten beslenen ama ‘ters orantılı’ beslenen yeni Yunan sinemasından bir örnek. (‘Komşu’da manzara ne kadar puslu ise filmler de o kadar parlak; darısı başımıza.) Filmdeki genç adam kendi kendini, mecburiyetlerle ve toplumsal atmosferle de alakalı ama ‘muhtevası’ sadece kendine ait nevrotik bir aşırılık boyutuna yükseltiyor ve film boyu o boyutta geziniyor. Açlık, boşalma ihtiyacı, kuş yemi tutkusu, gündelik delilik? Knut Hamsun’un ‘Açlık’ından esinlenen film, o romanı bir klasik yapan genç ve çıkışsız olma duygusunu bu zamana ait bir ‘genç olma kafası’yla mükemmel birleştiriyor. Aynı bölümdeki Ulrich Seidl’in ‘Cennet’ üçlemesi de, özellikle Seidl’in kayıtsız şartsız grotesk’ini sevmek kaydıyla, ilginç.

‘Edebiyattan Beyazperdeye’ bölümünde bu kez ilginç örnekler var. Joss Whedon (Buffy’ler, Angel’ler vb.) Shakespeare’in ‘Kuru Gürültü’sünü gençlik filmi ‘şeklinde’ yapmış. Eminim ‘Her yönetmen bir gün Şekspir’ı tadacaktır’ın ötesinde olacaktır. ‘Arada Kalan’ ise Henry James’in ‘Maisie’nin Bildiği’ romanından günümüze uyarlama. Roman hem çok deneyseldir ve hem de yazıldığından bu yana çığ gibi artan boşanmış anne-baba hikayelerinin ilklerinden. Bu bölümden ‘Lizbon’a Gece Treni’ ve ‘Gülen Adam’dan ise özellikle kaçının derim.
Lizbon deyince ‘Gebo ve Gölge’yi, dolayısıyla Manoel de Oliveira’nın stilize, teatral dünyasını kaçırmamalı. Moreau ve Cardinale’yi birlikte seyretme fırsatını da. ‘Ustalar’ bölümünde zaten ilginç filmler var. Raymond Depardon’un ‘Fransa Günlüğü’ İkinci Dünya Savaşı ertesi Fransa’sının gizli tarihini bir nevi gerilla belgeselci tarzda anlatıyor. Ken Loach’ın ’45 Ruhu’ da aynı şeyi sadece belgeselleri montajlayarak başarıyor. Von Trotta ise ‘Hannah Arendt’de aynı dönemi Arendt’in Eichmann hakkındaki ünlü makalesi doğrultusunda ele alıyor. Barbara Sukowa’nın Arendt makyajı kötüyse de film öğretici. Greenaway’e her zaman bakılır, Figgis’lere de Chan Kaige’ye de. Resnais’den emin değilim. Bellochio’yu -üzülerek- atlayabilirsiniz.

‘Belgeseller’de, deneysel filmin tarihini merak edenler Pip Chodorow’un ‘Serbest Radikaller’ini görmeli. ‘Marina Abramoviç’in Yaşamı ve Ölümü’nde Abramoviç’in dizginsiz Balkan ruhuna Robert Wilson’un koreografisi eğlenceli bir biçim veriyor. Ben ‘Sound City’yi merak ediyorum.

‘Yeni Bir Bakış’ bölümündeki belli başlı ‘yeni bakış’, ‘Lucia’dan Sonra’ filmine ait. Sosyal adaletsizlikten bahseden bu filmin sonunda öyle bir şey oluyor ki, mağdurların gazabından korkun. Böyle hikâyelerde Rumen sinemasının üstüne yok tabii. ‘Festivallerden’ bölümündeki ‘Çocuk Pozu’, Rumen sineması hikâyelerinin bu konudaki başarısını müthiş bir kadın oyuncuyla sürdürüyor. Çok da tanıdık; siteden komşunuz bilmem kim hanımın oğlu arabasıyla ‘kaza yaparsa’ neler olur? Anne cerbezeli, sigaralar ince filtreli, öfkeler her an taze, bürokrasi aynı. Ben oğul Renoir’ın babası ve onun modeliyle ilişkisini anlatan ‘Renoir’da bir Fahriye Abla, ‘Kon-Tiki’de bir süper macera tadı yakalamayı da umut ediyorum.

Aynı bölümde Katolik kilisesinin homoerotizmle imtihanını bence tartışmalı bir sona bağlayan ‘…Adına’ ise Berlin Film Festivali’nde epeyce önemsendi.

Türk filmleri? Mahmut Fazıl Coşkun’un ‘Yozgat Blues’una büyük umutlar bağladım. Genç yönetmen Kılcıoğlu’nun ilk filmi ‘Karnaval’dan bir sürpriz, Ağacıklıoğlu’nun ikinci filmi ‘Özür Diliyorum’dan belki sırf adı dolayısıyla, bir ‘duygu’ bekliyorum. Lusin Dink’in ‘Saroyan Ülkesi’nden bir Türkiyeli Ermeni sineması açılışı, Funda Aras’ın ‘Gurbet Pastası’ndan da özellikle İnci Pastanesi’nin ölümü ve yeniden doğuşu ertesinde en azından ‘orijinal bir fikir’, Türkiye sahnesinin görülmedik bir köşesine bir bakış…