Nadir ile Simin, Matt ile Elizabeth

Tutucu Oscar seçicilerinin 'Bir Ayrılık'ı bir 'ibret levhası' sayarak ödül verdiklerinden nedense emin gibiyim.

Amerikalı yönetmen Alexander Payne, ‘Senden Bana Kalan’ filmiyle açılışını yaptığı Selanik Film Festivali’nde son zamanlarda tek beğendiği filmin Aşkar Farhadi’nin ‘Bir Ayrılık’ı olduğunu söylemişti. O da, Amerikan sinemasında bu tür filmler yapmak istiyordu. Farhadi’nin filmini ilk kez, büyük bir seyirci kalabalığıyla geçen yıl Berlin’de basın gösteriminde izlemiştim. Filmin ‘şimdi ve burada’dan bahsedişi gerçekten can alıcıdır. Büyük şehirde yaşayan farklı kahramanların kendileri ile seçimleri, seçimleri ile başkaları arasında kalışlarına nefis bir gerilim hâkimdir. Ama bu gerilimin tadını çıkarabilen bazılarının dahi onu hemen güncel politikaya tercüme edeceklerini, filmi ‘günümüz İran’ına neşter’ olarak seyredeceklerini kestirmek zor değildi. Bir yeri terketmek isteyip terkedememek ya da ne olursa olsun kalma inadı, alzheimerli baba, ergenler ve çocuklar, hayatımıza dahil olan ve baş etmek zorunda olduğumuz başkaları, devlet daireleri vb. sanki yalnız Tahran’a aitti.
İnsanların tanımadıkları ülkelerin filmlerindeki çok tanıdık dertleri sadece o ülkeye ait sayıp bu vesileyle filmleri koltuklayıcı ama yukarıdan bir bakışla karşılamaları sadece Batı’ya özgü bir fenomen olmasa gerek. Ama en gösterişlisi orada yaşanıyor. Filmlerin hem lehine hem aleyhine işleyen bu süreç, absürde varan kılıklarda ‘Bir Ayrılık’ın da kaderi oldu. Altın Ayı’nın yanı sıra kadın ve erkek oyuncularına ‘grupçak’ verilen en iyi kadın ve erkek oyuncu ödülleriyle başlayarak, film 45 ödül aldı- üç gün önceki Oscar hariç. Aldığı ödüller ülkesinde bir tür düşmanlık yaratacak kadar çoğalmışken (‘Bizim için hayırlı bir film değil bu’ demiş Farhadi’nin muhafazakâr bir meslektaşı), hiç kimsenin reddedemeyeceği anlaşılan ‘tacın incisi’ Oscar, İran’da kutlamalarla karşılanmış. (Ulusal yara-bereye merhem olarak ödül; ‘bizim’ filmin bu ödülü alması halinde ‘güzel’, ‘yalnız’ ve hem gözü yaşlı hem de hınç dolu bir dışlanmışlık haletiruhiyesi içindeki ülkemizde olacakları, belki sokakları dolduran Ermeni karşıtı gösterilerin sabahına aynı sokakların aynı derecede ürkütücü Oscar kutlamalarına sahne olabileceğini düşünüyorum da...)
Gerçekte Farhadi’nin İranlı düşmanları kadar tutucu olan Oscar seçicilerinin de ‘Bir Ayrılık’ı bir ‘ibret levhası’ sayarak ödül verdiklerinden nedense emin gibiyim. Payne’nin iyi niyetinden kuşkulanmak için sebep değil tabii. Ama orada da, iyi niyetle ilgili olmasa da bir problem var. Payne, kendini kapıp koyuverdiği leziz şarap tatma filmi ‘Sideways’den sonra, ‘egoist bir adamın imana gelmesi’ konulu ‘Schmidt Hakkında’yı yaptı. Jack Nicholson’un hınzır bakışları tersini vaat etse de, bu iki oda bir sofa hümanist film sadece yavandı. İnsanla ilgili meselelerden ‘saf bir kalp’le bahsedilecekse mizahın neden bir kenara bırakılması gerektiğini hiç anlamamışımdır.
Payne’nin ‘Senden Bana Kalan’ına gelince; burnu ile üst dudağı arasının dramatik imkânlarını zorlayan George Clooney’le bitkisel hayattaki karısının, ergen kızlarının, Clooney’nin Hawaii’yi parsellemek isteyen güçlere karşı çıkmaya karar verişinin, yaşlı baba- alzheimerli anne ziyaretlerinin, bir İran filminde pek görülmeyecek ‘evlilik esnasında arayışlara girme’ hikâyesinin gerçekten tadı var denemez. (Filmdeki tek mizahi karakter büyük kızın erkek arkadaşı Sid; ama başta, bir kuşağın iki kuşak sonrasını anlayamayacağını temsil eden Sid de, çok geçmeden ‘istersek anlaşabiliriz’
fazına geçiyor.)
Payne’nin filmi beklentilere rağmen uyarlama Oscar’ıyla çırak çıkarıldıysa bu da Akademi’nin seçiciliğinden değil tabii. ‘Bu sene sıradan insan hikâyelerinde İran filmi ipi göğüsledi’ diye özetleyelim. ‘Nadir ile Simin’inkiyle ‘Matt ile Elizabeth’in birbirlerinden çok da uzak olmayan ‘ayrılık’ları arasında akrabalık bulmanın Oscar mantığı açısından ilginç olduğunu sanmıyorum. Ne de olsa, farklılık yerine akrabalıkları gören bir dünyada yaşamıyoruz.