Nane ruhu, zamanın ruhu

Bu hafta gerçekten kaçırmamanız gereken film Sofia Coppola'nın 'Somewhere/ Başka Bir Yerde'si

François Ozon’un ‘Potiche/ Kadın İsterse’si kelimenin en genel ve en Fransız anlamında ‘burjuva’ ve sıkıcı. Bir zamanlar bizde de sevilen bulvar komedisi yazarları Barillet ve Gredy’nin piyesine ‘farklı’ bir estetikle yaklaşmayı denemiş Ozon. Ara sıra bu akla gelir. Fakat ‘8 Kadın’da tutan hesap tutmamış. Şemsiye fabrikatörünün örnek eşi Catherine Deneuve’ün emansipe olma komedisi ancak yetmişlerden kalma melamin tabak seti etkisi uyandırıyor. Ozon dalga geçermiş gibi yapmayı da ihmal etmediği yetmişlerde, o günlerin Fransız ticari sinemasının saçma pembeliğinde bir ‘neşve’ bulmamızı istiyor esas olarak. Oysa filmde ağır basan, bir tür ‘Şerburg Şemsiyeleri’ şakasından çok, Catherine Deneuve’ün krepe saçlarının uyandırdığı neo-Gotik etkisi.
Latife latif gerek. Bu hafta gerçekten kaçırmamanız gereken film Sofia Coppola’nın ‘Somewhere/ Başka Bir Yerde’si. Sinemalara ancak düşebildi. Her zaman ilginç olmayı başaran Sofia Coppola, şimdiye kadar çektiği dört filmde de duygusal olarak büyüyememiş kahramanları konu edinir. Catherine Deneuve ve spreyli saçları olmaktansa ‘Bakire İntiharları’nın (The Virgin Suicides) küçük kızları, ‘Bir Konuşabilse’nin (Lost in Translation) Japonya’da mahsur kalmış garip çifti, hatta gafil teenager ‘Marie Antoinette’ olmak yeğdir diye düşündürür seyircisini.
* * *
Büyümek de ne? Tarantino’lu jürinin parlak bir seçimle 2010 Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülü verdiği ‘Somewhere’, genç ve fiyakalı sinema yıldızı bir babayla ayrı yaşadığı küçük kızının yollarda, başka memleketlerde ve otellerde geçen birkaç gününün hikayesi. Coppola, genel olarak epizodlardan kurulu, gevşek, olup bitenlere uzun uzun bakmayı seven hikayelemesiyle hem ana akım hem artistik Amerikan sinemasında artık varolmayan bir tempoyu geri çağırıyor.
Hal Ashby, Paul Mazursky, John Cassavettes rehaveti bu, ‘kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya’ kafası. Vakit bol oysa, müsrifçe bol... Gene de kimse durup ince şeyleri anlayamıyor, çünkü bu yayılan, uzayıp giden, kişileri uyuşturan, sersemleten, rutinle oyalayan bir vakit aslında. Bu vakit genleşmesi aynı striptizcilerin rutinini aynı sıkıcılıkta yeniden izlemeye de yarıyor, güzel bir yemeği bire bir yapmaya da.
Kişiler ellerinin altındaki bu sonsuz gibi görünen vakitle bir şey yapmayı beceremedikçe, hayatın ortasında kalmışlıkları, asıl görmeleri gereken şeye bakamamaktan duydukları acı daha da belirginleşiyor. Oysa onlar da biliyorlar ki, bu dünyada ayrılık var, ölüm var... Bu hal, altmışlar-yetmişler Amerikan sanat sinemasında son zamanların dinamik Sundance filmlerinin acarlığından farklı bir kendinden kuşkuya, melankoliye yol açardı.
* * *
Hal Ashby’nin ‘Son Ayrıntı’sı ile Lolita’nın gerçek baba-kız versiyonunun bir karışımı olan Sofia Coppola filmi, Ozon’un parodi yoluyla Fransız yetmişlerinden çekip çıkarmaya çalıştığı nane ruhu yerine, altmışlar-yetmişler Amerikan sanat sinemasının ruhunu çağırıyor ve ruh da geliyor. Stephen Dorff’la korkunç Dakota Fanning’in sevimli kız kardeşi Elle Fanning çok iyiler. The Strokes’dan Sebastian Teller’e, Phoenix’e, Bryan Ferry’ye kadar çeşitlilik gösteren müzikler ise gerçekten mükemmel.

.