Neş'e Erdok sineması

Sinemamızla resim sanatımız belli bir alışveriş içinde olsalardı, Neş'e Erdok mutlaka bu alışverişi etkileyen ressamlardan biri olurdu.

'Sinema Günleri’ de sona erdiğine göre artık iyi bir sergiye gitme vakti. Bebek’ten Etiler’e doğru çıkan yokuşun üzerinde çok ilerlemeden bir noktada sola sapıyorsunuz, oradaki Evin Sanat Galerisi’nde Neş’e Erdok’un son sergisi var. Sinemamızla resim sanatımız belli bir alışveriş içinde olsalardı, Neş’e Erdok mutlaka bu alışverişi etkileyen ressamlardan biri olurdu. Onun kendisinin sinemaya selam yolladığı kesindir; geçmiş büyük tuvallerinden birinde, şimdi yerinde yeller esen Alkazar Sineması fuayesinde, galiba birbirine sarılmış ayakta duran bir genç erkekle genç kız vardır. Şehrin birçok manzarasına hâkim olduğu gibi, sinema salonunun kuytuluğuna saklanan sevgililerin sinemayı sinema yapan şeylerden biri olduğunu fark etmiş olması da şaşırtıcı değil.

Erdok’un resmettiği her manzarada, her sahnede dozu yükseltilmiş bir dram duygusu vardır; adeta çizdiği koca ellerle ayaklarda gelip son bulan bu dram duygusunu şu ya da bu biçimde her resminde bulursunuz. Sevdiği, çeşitlediği konular vardır. Kendini sık sık ‘ressam’ olarak tuvali başında, ‘Model’i ve ‘Ölüm’le birlikte resmedişine, belki figürü ele alışından da kaynaklanan bir Kuzey Rönesansı, Grünewald, Cranach esintisi vehmedilebilir. (El Greco sevdiğini de duymuşluğum var, resimlerinde bu soy ressamların sahneleme duygusu vardır.) Ama ressamın, genel olarak da sanatçının etkileyiciliğinde esas olan ‘burası’ ve ‘bugün’ için neler söylediği. Uzun yıllar boyu, Neş’e Erdok’un resimlerinde derin bir acının izi yoğundu gibi gelir sadık izleyicisine. Öyle ki, bedende ifadesini bulan bu acı yüzünden bazı tuvallerine bakmak hayli ‘zor’du bile denebilir.

Son zamanlarda ise onun resimlerinde Emily Dickinson’un hep aklımda dolaşıp duran ama Türkçeye hiç tam olarak çeviremediğim dizelerinde söylediği bir şey oldu: ‘After great pain a formal feeling comes/ The Nerves sit ceremonious, like tombs.’ Deneyeyim: ‘Muazzam acıdan sonra bir resmiyet gelir/ Sinirler öyle merasimli otururlar, birer mezar gibi.’ Neş’e Erdok’un son resimlerinde de böyle, görece bir sükûnet içinde oturdukları yerden bize bakan figürler var. Etraftaki kediler ve bitkiler bize delilikten bahsetmeseler, bu figürlere bir ‘resmiyet’ bile atfedebiliriz.

Öte yandan, vazgeçmediği ‘Ressam’ ve ‘Model’i ve ‘Ölüm’ alegorilerinde ya da otoportrelerin bir yerinde figürün kulağının arkasına atıverdiği çiçekte ‘cırt’ ediveren ‘ağır’ şeyin yerini şimdilerde yeni bir hayret, görmüş geçirmişlik sonucu ama sinik olmayan bir merak, bir insanlık komedyası izleyiciliği aldı. Belli bir yaştan sonra insanda yeniden süt dişleri çıktığı rivayet edilir, benzer bir durum. Son sergisinin büyük bölümünü oluşturan yaz resimlerinde, gözlendiğini fark etmeyen ya da en gözlenmediğini sandığı anda resmedilen insanlığın türlü halleri var; çocuklar, büyükler, duyumsallık, sevecenlik, yaz, deniz, insan denen kimi zaman saf kimi zaman kendini beğenmiş mahlukun türdeşleri ve tabiatla kurduğu ilişki. Bu resimlerde, konuyu çevreleyen (bazen de konunun kendisi olan) küçük küçük sahneleri tarif etmeye çalışmak, Neş’e Erdok sinemasına hakkını vermeye çalışmanın nafile bir yolu olacak.

Görünürde donup kalmış birer an oldukları iddia edilebilirse de, müthiş bir hareketle dolu bu resimlere bakınca Sovyet montaj sinemacılarının neden tek kareye onca önem verdiklerini, isteseler de istemeseler de onu bir pentür tadıyla bezediklerini, neorealistlerin aynı şeyi farklı biçimde yaptıklarını, Pasolini’nin onlara ilaveten figürlerini deforme etme gereği hissedişini vb. akıldan geçirmeden edemiyor seyirci. Neş’e Erdok’un yeni resimlerindeki bedenler eski bir acının olgunluk olarak geri dönmüş, çocuksu bir hafifleme hissiyle havalanmış halleri. Bu resimlerdeki hareketi görmek, hatta hatta onlardaki insan seslerinden, çocuk çığlıklarından, dalga hışırtısından örülmüş sesi duymak, bu ‘dip dalga’ sinemasına dalmak için tek şey yapmak lazım: Gidip bu resimleri görmek.