O kıyıdan bu kıyıya...

Fatih Akın'ın filminin 'niyet ettiği' duyguyla derdim yok. Almanca bir deyişi harfiyen çevirirsek 'kalbi doğru yerde olan' bir film.

Fatih Akın'ın filminin 'niyet ettiği' duyguyla derdim yok. Almanca bir deyişi harfiyen çevirirsek 'kalbi doğru yerde olan' bir film. Almanlarla Türklerin kesişen, kesişebilecek hikâyelerini anlatma konusunda iyi niyetli. Gelgelelim, iyi niyetler bir filme yetmiyor, hele konu duyguysa.
'Yaşamın Kıyısında' sek, acı bir hikâyeyle açılıyor. Türkiyeli bir fahişeyle yalnız bir Türkiyeli işçinin garip, garip olduğu kadar da dokunaklı birbirine mecburiyet hikâyesi. Sade, sakin ama gülle gibi. Fassbinder renkleri taşıyor bile diyeceğim fakirce işçi evi bahçeleri, at yarışı büfeleri, ıssız metrolarıyla. Hatta daha ileri gidip bu bölümün Akın'ın samimiyetle anlamaya çalıştığı Yeşilçam pathos'unu yakaladığını, bir Demirkubuz 'eskizi' olduğunu bile diyeyim hadi. Ama ne zamanki Goethe öğreten Alman edebiyatı profesörü oğul ortaya çıkıyor, işler sarpa sarıyor. Türkiye'de Almanca kitapevi işleten bir Alman'a Almanya'da Alman edebiyatı öğreten bir Türk denk düşüyor (Hatta Alman kitapçı bunu 'söylüyor' da, belki anlamayız diye.)
Hayatın anlamını bulamamış bir Alman kız hayatına bir anlam bulmuş bir Türk kızına sokakta rastgeliveriyor. (Hatta sevgili oluyorlar.) Nihayet, çocuğunu kaybetmiş Alman anaya bir Türk evlat, Almansı çocuğuna yabancılaşmış Türk babaya ise evladının sevgisi yeniden bahşediliyor. Bu fazlasıyla 'denk düşen denklemler' dünyasına tam da bu kolaycı denklikler yüzünden pek inanamıyoruz. Bu filmi 'Babel'vari 'çakışamamaları' için beğenme ya da beğenmeme eğilimi var. Oysa, kahramanların hikâyenin uzamında karşılaşamamaları teferruat; filmin fikriyatında karşılaşıyorlar, hem de ne karşılaşmak, bir fermuarın dişleri gibi birbirlerine kavuşuyorlar. İki entelektüel, iki genç kız, bir anayla bir baba birbirlerinin Alman-Türk yansıması, ying ile yang'ı olsunlar, hayat bayram olsun. Ama olmuyor.
Akın'ın en iyi filmlerinde mükemmel anlattığı şey iki arada bir deredeliktir. Gücü oradan gelir. Türkiye'ye bakar, Kapıkule azabı (Temmuzda) görür, Almanya'ya bakar kendine benzeyen Balkanlı arkadaşlarını (Kısa ve Acısız) görür, anasına babasına bakar (Geri Dönmeyi Unuttuk) onların matraklığını görür ve bu iyidir. Anlaşılan giderek daha çok buralı olmaya çalışıyor. Ama çalışmakla olacak şey değil; Sezen Aksu ya da Trabzon sevmekle, Türkiyeli devrimcileri de komiserleri de anlamaya çalışmakla ya da dönüp dolaşıp soluğu gene Büyük Londra Oteli'nde almakla... Gariptir, ya da garip ve güzeldir, bu filmin duygusunda falso vermediği, gerçekten içimizi cız ettirdiği yer anneler. (Anneleri oynayan iki kadın oyuncunun da katkısıyla.) Onlarda Türklük Almanlık eriyip birbirine karışıp 'analık' oluyor. Tam da filmin geri kalanında ol(a)mayan şey. Öte yandan, meyhanede Almanca olarak ölüme kadeh kaldırılırken fonda ölümden bahseden bir alaturka şarkı çalıyor ya, işte o doğru bir sezgi. Fatih Akın madem müzik de seviyor, böyle küçük ama önemli ipuçlarını takip etmeli. Gerisi Nurgül Yeşilçay'ın devrimcilik tarifi gibi bir şey. Öyle yüzeysel, öyle devşirme ki Hanna Schygulla bile mutfak masası başında, kiraz ayıklarken çözüveriyor! Biz de Fatih Akın'ın buralı olma çabasını aynen öyle deşifre ediyoruz işte.
Tekrar söyleyelim, 'o kıyıda' ya da 'bu kıyıda' olmaya çalışmak lüzumsuz, 'arada' olmak belki daha ilginç. Tıpkı araları fantastik- Brechtien bir fasıl heyetiyle ve başarıyla dolduran 'Duvara Karşı'nın yaptığı gibi. Bu hafta asıl görülecek filmler Gülsün Karamustafa'nın Yapı Kredi galerisindeki işleri olabilir. Karamustafa, kitsch'i genellikle bir yüzey değeri olarak ele alır. Bu filmlerden birindeki panter kızlar ise, kitsch'den daha derin bir haz, bir sır derleyerek neredeyse 'panterseksüel' oluyorlar. Şuruplu bir sesin sunduğu siyah-beyaz haber filmleri ise kendileriyle ilgili ek bilgi vermeden art arda geçiyor ve 'bir kitsch örneği olarak şehir tarihi'ne varıyorlar.