'Olaylar Paris'te geçiyor'

'Holy Motors', Leos Carax'ın başka sanatlara göz kırpması gibi değil, o sanatlar aracılığıyla yeni bir sinemasal hikâye anlatma yolu bulma çabası.

Sinemalara gelmesi zaman alan ‘Holy Motors/Kutsal Motorlar’, ilk kez semalarda belirdiğinde herkesin birbirine “… bilmem kim beğenmiş, bakalım sen beğenecek misin?” diye sorduğu yönetmen filmlerinden biri olmuştu.

Bu filmler, yönetmenin başka filmlerini sevseniz de sevmeseniz de ‘bu kadarına da’ hazır olmadığınız filmler olur genellikle. Öte yandan, bu kadar belirsizlik Leos Carax’ın öteki filmlerinden çok etkilenmeyenlere düpedüz bir ‘yeşil ışık’ gibi de gelebilir. Carax’ın klasik Yeni Dalga coşkusunu video-klip ve ertesi kuşağı için yeniden formatlayan ilk filmlerinden pek haz almamıştım. Kabaca, insan bu filmlerde daima ‘yeni’ bir Jean-Pierre Leaud arıyor ama gidip gidip Denis Lavant’la burun buruna geliyordu. İşte ‘Holy Motors’ hem baştan aşağı, düpedüz, ‘kompile’ Denis Lavant hem de Carax’ın sadece videoklip sonrası estetiğine değil Lynch sonrası tekinsizliğe de getirdiği beklenmedik ‘Parizyen’ bir yorum…

‘Parizyen’ belki de herhangi bir şeyi tanımlamak için kullanılabilecek en bayat sıfatlardandır. Dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan bu şehri sinemada kullanmanın ne kadar zorlaştığı, bu işe kalkışanın nasıl bir klişeler yumağına dolanacağı açık. Fakat Paris klişesine kendi de bizzat, defalarca katkıda bulunan Carax, ‘Holy Motors’da Paris şehrinde geçen bir hikâye anlatma fikrini yeniden, bambaşka biçimde diriltiyor. ‘Holy Motors’, belki de Jacques Rivette’in ‘Celine ve Julie Gezintiye Çıkıyorlar’dan beri Paris üzerine yapılmış en sürprizli filmlerden biri. Bu zor işin üstesinden gene videoklip tavrıyla geliyor denebilir ama bu kez anlatı akışı içinde genel bir ‘hava’ yaratmak yerine, her biri fantastik epizodlar olan klipvari bölümleri kılıktan kılığa girme esprisiyle birbirine bağlayarak…

Carax, Lavant’ın filmlerindeki mevcudiyeti ilk kez sonuna kadar kullanılmış; aktör olarak bu kadar plastik, bu kadar yoğrulabilir bir malzemenin bu filmdeki anlam ve önemi ne kadar vurgulansa az. Sadece kılıktan kılığa girmeye yatkınlığını değil, Lavant’ın her epizod için gerekli, performans sanatına yakın oyunculuğunu da vurgulamak gerek. Bu bağlamda, ‘Holy Motors’un sinemada hikâye anlatma işinden bıkmış bir yönetmenin başka sanatlara göz kırpması gibi değil, o sanatlar aracılığıyla yeni bir sinemasal hikâye anlatma yolu bulma çabası olmasının da altı çizilmeli.

Şarkıcı Kylie Minogue’un Paris’in göbeğindeki tam anlamıyla ‘ikonik’, şu aralar terk edilmiş La Samaritaine binasına tırmandığı sahnede insan Yeni Dalgacılar’ın aktörleri alakasız sokaklarda, mekânlarda dolaştırdığı günlerden bu yana ilk kez mekân-oyuncu ve durum zıtlığından o filmlerde aldığı tadı alıyor. Tabii buna bağlı olarak bir de ‘saygılar sunma’ durumu var; ‘Holy Motors’ da bütün Yeni Dalga filmlerinin sevdiği gibi geçmiş filmlere atıfta bulunuyor hatta onlardan bellibaşlı birinin oyuncusunu da limuzin şöforü rolüne oturtuyor. Ama sadece sinefillerin bildiği bir referanslar dünyasında ilmek ilmek gezinmiyor.

Tabii, Franju’nun ‘Yüzü Olmayan Gözler’ini seyretmiş olsanız ‘Holy Motors’dan ilave bir zevk alırsınız ama Carax’ın filminin üstelik de bir çocuk kitabının sayfaları arasında cereyan ediyormuş gibi görünmekten de çekinmeyen distopik, post-Parizyen, hatta post-Avrupa hikâyesinden alacağınız zevk kendi başına eksilmez. Limuzin sohbetiyle biten bir filmi ciddiye alacağımı hiç düşünmemiştim; oysa Benjamin Britten’in ‘Genç Kimseler İçin Orkestranın Enstrümanları’ ya da Prokofiyev’in ‘Peter ile Kurt’u gibi hibrit, zamanından önce postmodern denemeleri akla getiren bu post-postmodern ya da retro-modern filmi parlak, garip biçimde yetişkin-ergen ve gereğince de karanlık buldum.