Olmadı sayın Winslet...

Film yıldızları ya da yönetmenleriyle fazla haşır neşir olmaktan, onları adeta ahbabı sanmaktan ileri gelen bir kafayı sıyırma biçimi vardır, söz konusu yıldız ya da yönetmene mektup tarzında yazı yazmak.

Film yıldızları ya da yönetmenleriyle fazla haşır neşir olmaktan, onları adeta ahbabı sanmaktan ileri gelen bir kafayı sıyırma biçimi vardır, söz konusu yıldız ya da yönetmene mektup tarzında yazı yazmak. Yıllardır bu 'tarz' için bir fırsat çıksın isterdim, olmadı. Kate Winslet'i 'Tutku Oyunları'nda görünce nihayet işte vakti geldi diye düşündüm. Şöyle bir şey: "Sayın Winslet, biz sizi yıllardır her filmde ayrıksı rollerin oyuncusu olarak gördük, siz her filmde bizi karınca kararınca farklı bir hayat ihtimaline inandırırsınız. 'Titanic'de bile öyle olduğunu düşünenler vardır. Son günlerde American Express reklamına çıkmanızı bile ekmek parası diye sineye çektim. Ama ayaklarınızda mavi tırnak boyalarınızla 'Tutku Oyunları' filminin sizi 'farklı bir hayat ihtimali' markası olarak sömürmesine neden ses çıkarmadığınızı anlayamadım. Amerikan banliyösünde varoluş sıkıntısı filmlerine çoktandır pek inancım yok. Siz varsınız diye değişik bir şey olacak sandım ve film de çok uzun bir süre sizi kullanarak öyle olacağını ima etti. Yakışıklı genç babayı parkta öbür annelerin önünde öpmek ancak sizin cesaret edebileceğiniz işti. Sevişme sahneleriniz de mükemmeldi. Bırakın banliyö sıkıntısını, ev kadınları arasında Madam Bovary okumalarını, çocuk tacizcileri konusunda liberal davranalım tarzı 'Sundance- Hollywood' numaralarını bile yedim. Çünkü Madame Bovary'den bahsederken gerçekten inandırıcıydınız. Filmi anlatan o krema kıvamındaki erkek üst sesi bile bir ara unutturdunuz bana. Ama ne oldu, filmin son sahnede aldığı viraja, 'Koşulları alt edemezsin, hayat böyledir, lakin bunda da bir çeşit trajik hüzün yok mudur' zırvalığına alet oldunuz. 'Propaganda' filminden beri bir filmin sonunun bu kadar kıvırttığını hatırlamıyorum. Adam ruhen aslında sadece bir kaykaycıydı da neden baştan anlamadınız. Ya da anladınız da, neden son sahneye kadar filmin bu komik yalanına ortak oldunuz. Amerikan sineması aile konusunda yeniden muhafazakârca davranmaya, bırakın Todd Solonz'u, 'Amerikan Güzeli'nden bile sakınmaya karar vermiş olabilir. Size ne?' Böyle gider. Ezcümle, Kate Winslet sevenler 'Tutku Oyunları'na gönül ferahlığıyla gitmeyebilirler. Hayat ve aşk hakkında rahmetli Güzin Abla bile size daha cesurca şeyler söyleyebilirdi. Güzin Abla deyince; Barry Levinson da 'Yılın Başkanı' filminde Amerikan cumhurbaşkanlığı seçimleri konusunda mazbut, sıcak bir mesaj vermiş. 'Bıktık demokratlardan cumhuriyetçilerden de, cumhurbaşkanı sevdiğimiz bir stand-up komedyeni olsa nasıl olur?' Stand-up komedyeni, burnuyla çenesi birbirine yaklaştıkça daha da ürkütücü bir karakter haline gelen Robin Williams olunca bu mesajda tekinsiz bir yan var ama Levinson bu önemli konunun üzerinde durmamış. İşin içine bir elektronik oylama sistemi işi karıştırıp 'etik' konulara el atmış; stand-up'çı ya haksız yere seçilmisse? 'Yılın Başkanı'ndaki Amerikan sineması klasiklerinde bile artık tahammül edemediğimiz, zamanı geçmiş, soyut, Frank Capravari Amerikan demokrasisi tartışmalarına sonuna kadar dayanmak mümkün değil. Ben dayanamadım. Ne iyi ki yakında !F başlıyor. Bu yılki !F'in en ilginç filmlerinden biri, Yeni Amerikan muhafazakârlığına bakmanın ilginç bir yolunu bulan kurmaca-belgesel 'Bir Başkanın Ölümü', Bush'un bir suikast sonucu ölümünden sonra Amerika'nın nasıl bir yer olacağını hayal ediyor. Ne yazık ki 'hayal edecek' pek fazla bir şey yok; filmin vardığı karanlık sonuç Bush yönetiminin bir zihniyet olduğu, Bush'un yokluğunda da aynı biçimde işleyeceği yolunda. PBS tarzı bir belgeselin her türlü gerçeğe benzerlik koşulunu özenle yerine getirmeyi ihmal etmeden Amerikan muhafazakârlığı konusuna son noktayı koyan bu 'hayali' belgeseli mutlaka görmelisiniz.