Öpüşmek

Genellikle, mikrofonu çok yakına koyduklarından mıdır nedir, son zamanlardaki filmlerde öpüşmeler çok şapırtılı oluyor.

Genellikle, mikrofonu çok yakına koyduklarından mıdır nedir, son zamanlardaki filmlerde öpüşmeler çok şapırtılı oluyor.
Artistler, ya gönülsüzce ya da fazlaca iddialı öpüştükleri için de olay kulağınızda patlayan sapırtılar eşliğinde fazlaca 'teknik' bir hal alıyor. 'Aşk Mutfağı' sıkıcı bir formül filmi, ama nevrotik ahçıbaşı rölündeki C. Zeta Jones'la bu filmde de gene köşeli çenesiyle oynayan A. Eckhardt'ın yaptıkları tek iyi şey öpüşmek. Filmin sıçramalı kurguyla, çok da uzatılmadan çekilmiş tek öpüşme sahnesinde güzel üst dudağı zaten öpülmek için beklermiş gibi duran Zeta Jones'la kocaman çenesini Allahtan bir işe yaratabilen Eckhardt, ne derler, çok iyi bir performans çıkarıyorlar. Öpüşme fetişistlerine duyurulur.
Bir diğer güzel dudaklı aktris, Anne Hathaway ise bu hafta 'Aşk Kitabı'nda Jane Austen'i canlandırmak durumunda. Tartışmalı bir seçim; çünkü Austen ile ilgili yazıların kenarına konulması adetten olan malum (belki de tek) Jane Austen resmine bakılırsa, yazarın öyle aman aman dudakları olmadığı, bu dudakların olsa olsa ironik bir biçimde bükülmeyi iyi becerdikleri düşünülebilir.
Anne Hathaway (bu arada ne ironidir ki, artistin adı Shakespeare'in karısının adıyla aynı) onu da beceriyor, hatta onun dolgun ve güzel dudaklarından, muhafazakârları çileden çıkaran, Austenvari bir 'ironi' tarifi de dokuluyor. Yazar Jane Austen'in asıl başarısı zaten, kafayı taammüden seksle bozmuş çağımıza ironik bir mesaj gibi gelebilecek olan romanlarındaki anafikirdir; âşıkdaşlık, flört vb. öyle bir 'gönülden gönüle akış' değil, bir alan kazanma- alan kaybetme mücadelesidir. Özellikle de kadınlar için. Akıllı kadınlar bunun daima farkındadır. Gönülleri her ne kadar şu ya da bu sersem yakışıklıya meylederek kabarma eğiliminde olursa olsun...
Sinemacılar bunu her zaman kaale almaz. Üstat Ang Lee'ninki de dahil olmak üzere şimdiye kadar yapılan Austen uyarlamaları yazarın eserlerini porselen çay takımı kıvamında ele almaya meyilli olmuştur. (Belki bir tek Amerikalı teenager'lar arasında geçen 'Emma' versiyonu 'Clueless' dışında.) Halbuki, Miss Austen memleketlisi Bronte hemşirelerden farklıdır. O bakımdan onun hayatını gene kendi yazdığı kitaplardan biri havasında ele almak akıllı bir teşebbüs olarak görülebilir. 'Aşk Kitabı' bu konuda dürüst allahtan. Bir kere, bütün dönem filmlerinin aksine burada herkes mazbut patiskalardan vb. kötüce dikilmiş, kimi zaman kötüce ütülenmiş giysiler içindeler. Bu, yazar namzedimizin dar imkânlarını anlamamız ve ona sempati duymamızda azımsanmayacak bir etken.
Öte yandan film dönem filmlerinin tereyağ kıvamındaki, resimsel addedilen, dingin ve şahane kamera hareketleri ve görünmez kurgusu yerine o dönemi anlatırken yabancı kaçmayı umursamayan dinamik kamera hareketlerine ve kurguya gönül indiriyor. Bütün bunlar Anne Hathaway'in Jane Austen'ı canlandırmak için fazla güzel olduğu kuşkusunu aklımızdan silip yazar hanım kızın (gerçekliği tartışmalı da olsa) hikâyesini pekâlâ da kendi romanlarından birinin problematiği gibi kabul ediyoruz.
Hatta Fransız Devrimi'nin, dönemin Avrupa'sına yaydığı titreşimlerin bu kırlara köylere kadar yayıldığını bile düşündüğümüz oluyor ara sıra. Filmin öyle uzantıları da var. Öpüşmeye gelince; filmde kayda değer sayılabilecek, Hathaway dudaklarına layık bir öpüşme sahnesi görmemekle birlikte, Anne Hathaway'den ileride çok daha iyisini bekliyorum. Liza Minelli'yle Audrey Hepburn'un sıhhatli bir karışımı gibi olan bu oyuncu ''Brokeback Dağı'nda bile aşkta aldanmış bir kadının bütün hayal kırıklığını yalnızca dudaklarını daha da çok boyayarak hissettirmeyi başarmıştı ne de olsa...