Örümcekli şeyler...

Sinemada en (hatta tek) sevdiğim çizgi roman kahramanı Örümcek Adam'ı, daha doğrusu Örümcek Oğlan'ı son olarak mahallesinde, bir sevgi çemberi içinde bırakmıştık.

Sinemada en (hatta tek) sevdiğim çizgi roman kahramanı Örümcek Adam'ı, daha doğrusu Örümcek Oğlan'ı son olarak mahallesinde, bir sevgi çemberi içinde bırakmıştık. Çeşitli fedakârlıklar yapmış, tek eliyle bir metro trenini durdurmuş, ayrıca Mary'si de onun kim olduğunu anlamıştı. Bir süper kahraman için topluluğa fazlaca uyum sağlamıştı. Bu bakımdan üçüncü filmi merak ediyordum. Üçüncü film Örümcek Oğlan'ın düşmanlarını çoğaltarak bir çıkış yolu bulmayı denemiş. Ne yazık ki, çalıştığı gazetedeki rakip gibi dünyevi, Kum Adam gibi fantastik, uzaydan gelen lastiksi şey gibi 'kavramsal' üç adet düşmanla mücadele etmek Peter Parker'ı daha meşgul bir süper kahraman yapmışsa da daha ilginç yapmamış. (Kullanılmadığında 'bir sandık içinde gizlenen', insana fena şeyler yapma kudreti veren siyah giysinin 'id' potansiyelini pek ciddiye alamadım.) Filmin tek başarısı var; o da Örümcek Oğlan'ın rakipleri arasında, taşıdığı anlamlar açısından en zengin ve yürek burkucu olanının, canı ciğeri Harry Osborn'un yeni birtakım alet edevatla (daha da önemlisi Peter'e olan sevgisiyle) birlikte geri dönmesi...
Harry Osborn, Parker'in sosyal ikizi, can dostu, tek Romantik rakibidir. Bu bedbaht zengin çocuğu, bildiğiniz gibi, hayatı boyunca en çok arzuladığı şeyi, babasının sevgisini ve onayını ta başından Örümcek Oğlan'a kaptırmış gene de Parker'a olan sevgisinden vazgeçmemiş idi. Ama babasının kendisine reva gördüğü haksızlığı kendi kendine itiraf edemediği için derdini tersine çevirip babasının öcünü almak gibi nafile bir göreve dönüştürmüş, onu Peter öldürdü sanarak bütün kalp kırıklığını can dostuna yöneltmişti.
İkide bir karar değiştiren ayran gönüllü Mary'yi sonsuza dek Parker'a kaptırdığını sanması da cabası. Üçüncü filmde Örümcek Oğlan'la Harry bir sahnede ölümüne kapışıyorlar, Harry'nin her zaman Peter'dan daha anlamlı, daha hüzünlü olan yüzü (Peter'in eliyle) fena bir yara alıyor. Bununla da kalmıyor...
Neyse... Örümcek Oğlan filmleri 'Benim Idaho'm' ya da 'Can Dostum' yönetmeni Gus van Sant gibi birinin elinde ne kadar daha derin filmler olabilirdi, üçüncü film bana bunu düşündürdü. Hem üstat, 'Gerry' gibi bitmez tükenmez, metaforik çöl yolculuklarından kurtulmuş olur, hem de Parker'le Harry alt metinlerini iyi bir yönetmenin elinde sağ salim üst metinliğe havale etmiş olurlardı. Heyhat, 'Hulk'ı Ang Lee'ye emanet eden gözüpeklik böyle sinemalara kırk yılda bir uğradığı için herhalde bu hiçbir zaman olmayacak, böyle yuvarlanıp gideceğiz. Gene de Peter Parker'la Harry Osborn bir kardeşlik metaforu olarak haftanın diğer filmi 'Temel Parçacıklar'dan daha iyiler.
İkincisinde iş baştan yaş; Fransız yazar Houllebecq'in medeniyet ve insaniyet hakkında çeşitli flaş gözlemlerle dolu, problemli romanını bir Alman yönetmenin eline teslim etmek de niye? (Bir ortak Avrupa, hatta birleşik Avrupa vicdanı hikâyesi mi? İkna edici değil.)
'Temel Parçacıklar', gözlüklü bilim adamı sessiz kardeşle her daim abazan gürültücü kardeşi 'anneleri hippiydi, çocuklar onun için böyle oldular' eksenine yerleştirerek son zamanlarda gördüğüm en basit(leştirilmiş) kardeşlik hikâyelerinden biri olmuş. Oğlancıkların bedbahtlığını içinde yaşadıkları klonlama ve seks partisi günlerinin kalpsizliğine havale edecek, kadınlarla dertlerini de analarının günah hanesine yazacak kadar toptancı davranacaksak elimizde en azından daha iyi bir senaryo olmalıydı. Bir parça duygu da işe yarardı; 'Temel Parçacıklar' yönetmeni Oskar Roehler'in en iyi filmi 'Dokunulmaz'da Doğu Almanya'ya yürekten inanmış bir yazar olan gerçek hayattaki annesini ve onun katlanılmaz aymazlığını duyguyla (adalet duygusuyla da) anlatışında olduğu gibi... Yetmişli yıllar ve özgür anneler o kadar da kötü değildir, en azından yetişkinlikleri yirminci yüzyılın sonuna denk gelen erkek çocukların hıncına teslim edilecek kadar.