Oyunsuz Warhol olmaz

'Andy Warhol Hareket Halinde', Warhol'un filmlerinden bir kesit sunarken onlara bir miktar haksızlık da ediyor. Filmlere hareket halinde tablolar, en iyi ihtimalle video sanatı gibi davranıyor

Andy Warhol un ünlü filmlerinden Chelsea Girls de Galerist in sergisinde gösteriliyor.

 

İstanbul’da şu anda Galerist’in iki mekanında birden cereyan eden ‘Andy Warhol Hareket Halinde’ sergisi, Warhol’un filmlerinden önemli bir kesit sunuyor. Sergi, anlaşıldığı kadarıyla AW vakfının da onayıyla, filmlere bir miktar haksızlık ediyor; onlara sergi mekanına yerleştirilmiş hareket halinde tablolar ya da heykeller, en iyi ihtimalle video sanatı gibi davranıyor. Warhol’un bazı filmlerine bu yapılabilir. Sergide onlardan var. Ünlü ‘Empire’, ilk kez gördüğüm ‘Günbatımı’, hele hele karşılıklı renkli ve siyah beyaz versiyonlarda bir muzu ağır ağır soyup yiyen Warhol ‘süper yıldız’ının yakın çekimi, Warhol’un serigrafik dizilerinin film çeşitlemesi gibi okunabilecek ‘Mario Banana’ böyleler. Warhol’un yıldızların ikonikliği ile ilgili kendine özgü fikirleri vardır. O, insan yüzünün sinemanın araçlarından değil, konularından biri olduğuna inanır: ‘…tarih (yıldızların) her birini filmdeki güzel anlarıyla hatırlayacaktır sadece- geri kalan kayda geçirilmemiştir.’ (Elif Gökteke’nin Warhol üslubunu mükemmelen kapmış ‘Andy Warhol Felsefesi’ Türkçe’de bu konuda okuyabileceğiniz en iyi kaynak. Warhol’un ‘pop’ felsefesinin ardındaki ciddi temelleri görmek açısından yararlı.) Warhol, yıldızın yüzünü abartarak önemserken sinemanın ‘efsane’lerinden görüntü kaydetme makinesine ise tam bir araç gibi davranır: ‘Sadece 3 dakika çekim yapabilen bir kameram vardı, dolayısıyla her 3 dakikada bir kamera değiştirmek zorunda kalıyordum. Makarayı değiştirerek kaybettiğim bütün 3 dakikaları telafi etmek için filmi yavaşlattım ve çekmediğim makarayı telafi etmek için de filmi daha ağır çekimde oynattık’ (Sayıyla ‘3’ler benim vurgum.)
Ama bunun da ötesinde Warhol’un özellikle mekanla ilgili fikirleri, mekana ‘davranışı’ ilginçtir. Kitabın ‘Atmosfer’ bölümünde şöyle diyor: ‘Zihniniz mekanları mekanlara böler. (…) Bir yığın zor mekan. Yaşlandıkça daha çok mekanınız olur ve daha çok bölmeniz. Ve de bu bölmelere koyacak daha fazla şeyiniz.’ Bu sinemada montaj dediğimiz şeyin Warholcu- ontolojik bir tarifi neredeyse. Ama öte yandan: ‘Gerçekten zengin olmak, tek bir mekana sahip olmak demektir bence. Kocaman boş bir mekan. Bir sanatçı olarak pek çok çerçöp yapsam da ben boş mekanlara gerçekten inanırım.’ Warhol’un ‘mekanca zengin’, tek bir mekanı saatlerce seyredebilen filmleri onu mekanları uzun uzun seyretmeye meraklı Antonioni ya da Chantal Akerman gibi yönetmenlere bağlar, hem de radikal biçimde. (Birincisiyle çağdaş, ikincisinin ‘hocası’ sayılır.) 

Bergman’ın yakın planları
Gelgelelim, bu çerçevede oyunlar da yapmaz değildir. Warhol oyunsuz olmaz. ‘Screen Tests’, Bergman’ın meşhur yakın planlarını, tüm dramatik içeriklerinden boşaltarak uca götürdüğünüzde olacakları konu edinir denebilir. Warhol’un bazı filmleri de konu’nun, anlatı sinemasının dolaylarında gezinir ve onları parodileştirir. Tek, durağan bir çerçeve içinde, bir atın merkezde olduğu film mekanında homoerotik yaramazlıklar yapan genç erkekleri izleyen ‘Horse-At’, ünlü filmi ‘Lonesome Cowboys’un eskizi gibidir. ‘My Hustler’ (‘Benim Laço’, diye çeviresi geliyor insanın), kiraladığı genç erkek fahişenin plajda gövde gösterisi yapışını seyreden orta yaşlı bir erkekle arkadaşının konuşmalarından oluşur ağırlıkla. (Tamamen de değil, Warhol ‘sıkılır’, filmdeki genç oğlanı tavlamaya çalışan başka bir genç erkeği izlemek üzere daraşmalık bir lavabo önüne geçer.) ‘Benim Laço’, sinemadaki ‘bakış’ meselesinin arzu ve sahiplenme bağlamında en fütursuzca ele alındığı örneklerdendir. Lamı cimi yok, bakış, baktığımız şeyi nesneleştirir, bakana ‘mal’ eder.
Bu filmlerde erotizm (tıpkı oral seksin kendisini değil, ‘sonuçları’nı gösteren ‘Blow Job’ gibi) genellikle bahanedir. Üstadın kendisinin de dediği gibi: ‘Sadece seks filmleri yapmayı istemedim hiçbir zaman. Gerçek bir seks filmi yapmak isteseydim, bir çiçeğin başka bir çiçeği dünyaya getirişini filme çekerdim.’
İstanbul’daki sergilere dönersek, özellikle bazı filmlerdeki diyalogların ya da monologların, onların içerdiği görünürde ‘boş’ gevezeliğin tadına varabilmek de, hatta duyabilmek de çok önemli. ‘Lupe’deki epik artist histerisinin, ‘Camp’deki goygoyun, eşcinsel argosuyla söylersek ‘gullum’ün vb. Hele birkaç yıl öncesi Berlin Film Festivalinde, 60lar Amerikan Yeni Dalgası retrospektifi çerçevesinde gösterilen Warhol’un en iddialı projesi ‘Chelsea Girls’ü sadece yan yana iki ekranda sunulan bir fantezi olarak izlemek tabii ki eksik izlemek demek. Gene de elbette gidin bu sergilere; Warhol’un filmlerini görmek için değilse bile, en azından onlara ‘bakmak’ için. 

Warhol’la paslaşan sergiler
Matrak tesadüf, şehirde Warhol’la paslaşan işler de var şu aralar. Onlara da bakın. Galeri Non’da açılan ‘Prova’ sergisindeki işlerden birinde Conrad Ventur, Warhol’un ‘Screen Tests’indeki bazı kimseleri yeniden bulup yıllar sonra yeniden çekmiş. Aynı sergide Nazım Dikbaş’ın yan yana duran uzunlamasına üç işi, alaylı konuşma balonlarıyla vb. birlikte farklı ama post-Warhol bir şey gibi okunabiliyor. Rampa’daki ‘Ne Gülüyorsun? Bu Senin Hikayen’ adlı Mehmet Dere sergisindeyse mekanın neredeyse yarısının duvarını çepeçevre kaplayan ‘100 Ünlü Türk’ işinde Halide Edip’ten Orhan Gencebay’a, Sadri Alışık’tan Ömer Seyfettin’e herkes var. Geyikleşmiş ünlü Warhol düsturu ‘herkes birgün 15 dakikalığına meşhur olacak’ın bu topraklardaki versiyonu; yıllardır, on yıllardır, şöyle ya da böyle ‘meşhurluk’larını koruyan, artık biraz tozlanmış ama hala aklımızdan çıkıp gitmeyi reddeden Türk meşhurları… Uçucu-kaçıcılık yerine yerleşiklik, anlık izlenim yerine ağır hafıza! Ne derler, ‘kültürel bağlam’…
‘Warhol Hareket Halinde’ adlı sergi, 9 Temmuz’a kadar Galerist’in Galatasaray ve Beyoğlu’ndaki mekanlarında görülebilir.

.