'Politik-gotik'

'Abluka'da etkileyici bulduğum şey, filmi bir hayalet gibi saran kardeşlik teması, büyük ve gösterişli bir cinnetin pençesinde 'tek kahraman' yerine, bu üç başlı cinnet hissi.

Emin Alper’in ilk uzun metrajlı filmi ‘Tepenin Ardında’dan başlıca şikayetim fazla ‘düşünülmüş taşınılmış’ ve ‘kağıt üzerinde halledilmiş’ olmasıydı. Kurulan sosyolojik etki-tepki denklemi tıkır tıkır ilerliyordu ve aslında hikaye gerçek bir linç ve cinnet durumdan bahsetmesine rağmen, filmde deliliğin d’si yoktu. Yarın gösterime girecek ‘Abluka’ ise, İngilizce adının da söylediği gibi doğrudan, derinden cinnetle ilgili. Bu film isimleri işleri ilginç elbette; ‘Abluka’ sözcüğü nasıl bugün bize Türkiye hakkında somut birşey söylüyorsa, bir akıl durmasının içinde yaşayan bizlere dışarıdan bakan birinin de, bizlerin çoktan içselleştirdiği bir ‘Cinnet’ durumu gördüğünü tahmin edebiliriz.

‘Abluka’nın bu cinnet durumunu da rasyonalize etmesinden, kağıt üzerinde ‘ütüleyip’ önümüze koymasından korkmuyor değildim. Çeşit çeşit ‘katharsis’ olduğunu, sinema hakkında yazan biri için, bir filmi seyrederken bir önceki filmden taşıdığınız korkuların boşa çıkmasının ne büyük ferahlama olduğunu tahmin bile demezsiniz. ‘Abluka’da bunun başarılmasının başlıca sebebinin kat kat önümüze açılan iyi yazılmış senaryo olduğunu, katmanların birbiriyle ek yerleri görünmeden bitiştiğini hemen söylemek lazım. İyi senaryo ile kötü senaryo arasındaki ilişki doğru dürüst bir yemekle fast-food ilişkisi gibi bir şeydir. İlkinde doyduğunuzu farkedersiniz, ikincisinde dişleriniz sanki havayı ısırır. İyi bir senaryoda ilk bakışta geride duran temalar daha ‘aşikar’ temalarla buluşur, aşikar olanı kör kör gözüm parmağına olmaktan çıkarır ve filmin süresi içinde kendilerini dayatırlar. ‘Abluka’nın çatısını oluşturan ilk bakışta görünmez tema da ‘kardeşlik’; birbirinden ayrı yollara doğru gitmiş, hayalde ve gerçekte kavuşan ya da kavuşamayan üç erkek kardeşin hikaye iplikleri bize uzun vadede sadece aşikar bir ‘abluka’ gerçeği ya da ‘cinnet’ hissiyle anlatılamayacak bir şeyi düşündürüyorlar. Kardeşlik bağları ve kardeşlik hissi bu kadar sarsılmış ve ayrışmış bir toplumda bütünlük hissi mümkün müdür?

Tabii hemen buna bağlı olarak ‘cinnet’; ‘Abluka’, bu ayrışmanın kaçınılmaz sonucunun cinnet olduğunu, (zoraki) ihanet, yaralanmış erkeklik ve hayali (hatta, hayalet) başkaldırının bu üç durumu da sembolize eden karakterlere bölüştürülebileceğini, bunun da Türkiye toplumu denen şeye eşitlenebileceğini gayet başarılı biçimde öne sürüyor. Muhbir, devrimci ve kayıp çocuk birbirlerinin ‘muhayyel’inin cepheleri gibiler ve biri olmadan ötekilerin varolması mümkün görünmüyor. Burada filmin ‘rüya’, ‘sanrı’ ya da ‘öyle olmasını isteme fantezisi’ denebilecek parçaları olay örgüsüyle ne kadar iyi bağdaştırdığına da dikkat çekmeli. Böylelikle, arasıra Polanski’nin ‘Kiracı’sı gibi filmleri bile andıran ‘Gotik’ anlatma stratejisi, sözkonusu kafayı yeme anlatısının tam da filme Türkçe adını veren ‘abluka’ durumundan kaynaklandığını hissettiriyor. Dolayısıyla film cinnet ve abluka hattı üzerinde Türk sinemasında Zebercet’ten en iyi Demirkubuz karakterlerine kadar ilerleyen bir çizgiyi başarıyla devam ettiren örneklerden oluyor.

Ama gerçekten etkileyici bulduğum şeyin filmi bir hayalet gibi saran kardeşlik teması, büyük ve gösterişli bir cinnetin pençesinde ‘tek kahraman’ yerine, bu üç başlı cinnet hissi olduğunu bir kere daha tekrarlamalıyım. Sinemada ‘Rocco ve Kardeşleri’ gibi, edebiyatta ‘Karamazov Kardeşler’ gibi örneklere referansta bulunmak elbette mümkün. Bizde genellikle sevilen ‘Suç ve Ceza’nın tekil ve gösterişli cinneti yerine, bu üç başlılık hali, ‘Abluka’nın hikayesini zenginleştirmekle kalmıyor, Türkiye’nin bugünkü durumu hakkında etkileyci bir metafor haline de getiriyor: bunca bölünmüş bir kardeşlik hissinin belki de asıl sorunumuz olduğunu, ezen kadar ezilen, baskın olan kadar bastırılan kardeşin de, Habil’in de Kabil’in de birbiriyle akraba bir acıdan, bir ’cinnet’ hissinden muzdarip olduklarını, ‘abluka’nın ancak bu his ortadan kalktığında gerçekten ortadan kalkacağını düşündürüyor. Fonda daha hortlaksı birşey de bulanık suda kıpırdanan bir deniz canavarı gibi ağır ağır kıpırdanıyor; Devlet… ’Abluka’ bir nevi nefis ‘politik Gotik’…