Romanını okuyunuz

'Uzun Hikâye' kısacık bir romandır ve okuması, filmin işgal ettiği patırtılı süreden biraz daha uzun zamanınızı alır.

Mustafa Kutlu’nun güzel novellası ‘Uzun Hikâye’ film olmuş. ‘Uzun Hikâye’ Türkiye’nin yakın tarihinden tanıdık bir hikâyedir. Kendine ait fikirleri, heyecanları olan ve bunlardan vazgeçmek istemeyen adamla oğlunun geçen yüzyılda, Türkiye taşrasındaki macerası: ‘Ah bu küçük kasabalar!’ Güzel tarafı hikâyeyi adamın değil, oğulun anlatışıdır. Hiç yerleşiklik duygusu sağlamayan bir babayla nasıl büyürsün? Böyle bir babayı buna rağmen (bu yüzden) nasıl seversin? Türk sinemasının edebi eserlerin inceliklerine duyarlı olduğu söylenemez.

Film ‘Uzun Hikâye’ için de bu geçerli. Filme damgasını vuran oğuldan çok baba, daha doğrusu baba rolündeki Kenan İmirzalıoğlu. İmirzalıoğlu, gülünce kısılan gözleri, boyu bosu ile gerçek bir sinema yıldızı olmak için gereken her şeye sahiptir. Ama bunların dışında onu gerçekten çekici yaptı-yapacak olan hangi küçük insani zaaftır, ‘Aşil topuğu’ nedir, bu bilinemediği, yönetmenler de bunu kurcalamadığı (ya da ‘Yazı/Tura’daki gibi abarttığı) için, sinema filmlerinde gerçekten ışıldamıyor. (Bir tek ‘Son Osmanlı: Yandım Ali’de gerçek bir çizgi roman kahramanı ışıltısı saçtığını hatırlıyorum.)

Burada da şahane baba rolünde her sahneyi o dolduruyor ama konu tuhaf bir dokunaklılıksa ilk sinema rolünde anne Tuğçe Kazaz romandakinin tıpkısı mantocuğuyla daha etkileyici. ‘Sosyalist lakaplı ama Cuma’ya da giden’ baba, Türkiye’nin ilk dönem Cumhuriyet anlatılarında solda da sağda da görülen bir figür. Ama ‘Uzun Hikâye’ novellası aslında oğul’un romanıdır ve bu ‘alınır ne satılır’ babanın gölgesinde büyümekle ilgilidir. Her romanı açan bir anahtar var okuyucu için, ki sinema filmi de edebiyat eserinin okuyucusu olacaksa bu anahtarı bulup çıkarabilmeli. ‘Uzun Hikâye’ninki de oğulun şu cümlesidir sanki: “İnsan kendini beğenmese götürüp denize atar.” Böyle bir babayla yaşamakla birlikte oğul mutludur, kendidir ve kendilik hissini sadece korumakla kalmaz geliştirir de, ‘büyür’. ‘Yetişme Romanı’ denen janrın güzel bir örneği olan ‘Uzun Hikâye’ bunu anlatır.

Film ‘Uzun Hikâye’deyse her an perdeyi dolduran tek babaya karşın birbirlerine karışan, birbirleri içinde kaybolan, süreklilik duygusu uyandırmayan üç oğul var. En sonuncusuna geldiğinizde bütün o geniş yakalı gömlekler, yüksek belli pantalonlar ve ‘dönem’ saç kesimlerine rağmen oğula olan ilginizi kaybettiğinizi ya da zaten onun hiç ilginizi çekmediğini fark ediyorsunuz. Film, ayrıca, bir türlü babadan oğula çevrilmeyen ‘odak noktası’ bir yana, ‘eski zamanlar’dan anladığı çiğ renkli panayır duygusuyla da malul.

Bir taşra kasabasında ilerigelen hanımlarının, biçki dikiş kursu muallimelerinin eski Yunan Tiyatrosu makyajıyla gezdikleri, renklerin, giysi ve dekorun böylesine ‘bir şey anlatmayacak’ derecede çığırtkan oldukları dönem filmi az gördüm. Belki de ‘anlatıyorlardır’; ama böyle bir anlayış ve (anlatış da) Kutlu’nun romanının niyetleri arasında hiç değil. Filmde ışıldamayan tabelacı Turan ve tasvir sanatı ya da küçük hasta çocuğun okullu kıza aşkı gibi güzel şeyler içinse gene romana yönelmelisiniz. ‘Uzun Hikâye’ kısacık bir romandır ve okuması çok zamanınızı almaz.