Şairler, yönetmenler, ödüller vb.

Jane Campion'un jüri başkanı olduğu bir Cannes'da, Nuri Bilge Ceylan'ın filmi 'Kış Uykusu'nun nasıl karşılanacağı ve Campion'un ilgisine mazhar olup olmayacağı merak konusu.

John Keats’in mezarı Roma’daki Protestan Mezarlığı’nda yakın dostu ve arkadaşı Joseph Severn’in yanı başında tek bir taş… Protestan Mezarlığı ya da İtalyanca adıyla ‘Katolik Olmayanlar Mezarlığı’, dinle pek ilgisi olmayanlar için bir hüsn-ü tabir ya da sığınılacak liman gibi de görülebilir; çünkü genellikle yolu Roma’ya çıkmış ve kaderini bu kente bağlamış yabancıların yattığı küçük mezarlığın öbür ucunda Antonio Gramsci yatıyor, Keats’le Gramsci’nin oluşturduğu hattın yukarısındaysa ‘Gothic’ filmini esinlendirecek kadar olaylı yaşadıktan sonra ölen Shelley’e adanmış bir anıt var. Tarihçi Jacob Bruckhardt, Beat kuşağı şairi Gregory Corso, kaderini İtalyan sineması ve playboylarına bağlamış İngiliz aktris Belinda Lee de burada yatıyorlar. En, manidar olan da mezarlığın küçük kitapçısında Shelley’nin ‘Ateizmin Gerekliliği Üzerine’ risalesinin satılması.

Keats’in mezartaşında, veremi yenmek için Roma’ya gelen ama çeşitli sebeplerle Roma’ya çok geç varan genç şairin adı yok, Keats taşına adının yazılmamasını vasiyet etmiş. Onun yerine, ince uzunluğuyla garip biçimde bir Müslüman mezartaşını andıran mermerdeki yazı, ‘Bu Mezarda Genç Bir İngiliz Şairinin Fani Bedeninden Geri Kalanlar Var’ diye başlayıp ‘Burada Kaderi Suda Yazılmış Biri Yatıyor’ diye bitiyor. Corso’nun mezartaşında ise daha veciz bir Beat esintisi: ‘Ruh/ Hayattır/ Akar/ Ölümümün içinden/ Sonsuza dek/ Bir ırmak gibi/ Deniz Olmaktan/ Korkmadan’.

Roma’da deniz kıyısı olmamakla birlikte Ebedi Şehir’in, içinden geçen Tiber Nehri’nden çok, su ve denizle olan ilişkisi ilginç, her köşedeki çeşmelerinden de ziyaretçilere hâlâ içilebilecek su sunuyor. Bu bir yanıyla erkeksi ve iddialı şehrin kırılgan ve dişi yanı olmasına şaşmamalı; ne de olsa kurucuları bir dişi kurdun emzirdiği iki oğlan çocuğu. Erkek şairlerin belki de en dişisi olan Keats’in ruh inceliği şehre yakışıyor. Bir sürü kadını etkilemiş Keats. Fanny Brawne ile olan aşkını anlatmak için kolları sıvayan Anglofon yönetmen Jane Campion, genellikle didaktik olan hikâyeciliğini genç şairin yoluna adamış ve ortaya anaç, duygulu ve genelde genç erkek ıstırabına adanmış, hoş Campion filmi ‘Bright Star/ Parlak Yıldız’ çıkmıştı. Campion’un Henry James’in kadim romanı ‘Bir Leydinin Portresi’ni berbat edişini unutmamalı gerçi: John Malkovich’in bu filmden sonraki bütün rollerine modellik edecek bir ‘kötü adam’ enerjisiyle canlandırdığı zalim koca rolünde Nicole Kidman’a dünyanın kaç bucak olduğunu öğretişi ve filmin ‘modern’ genç kadınlarla dolu ‘güncel’ jeneriği akıllardan çıkmaz.

Bu şerait altında Jane Campion’un jüri başkanı olduğu bir Cannes yarışmasında Nuri Bilge Ceylan’ın filmi ‘Kış Uykusu’nun nasıl karşılanacağı ve Campion’un ilgisine mazhar olup olmayacağı merak edilecek şey, herkes de bayağı merak ediyor zaten. İnsan, jüri toplantıları sırasında İngilizceden devşirme tabirle ‘duvarda bir sinek olmak’ isteyebilir. Ceylan’ın, Campion gibi didaktik olmasa da kadın-erkek ilişkileri konusunda, nasıl diyelim, ‘tarafların, daha çok da kadınların samimiyetine güvenmeyen bir erkek duruşu’ sergilediği malum; eh, sonunda bundan da bir çeşit didaktizm çıkar. (Sinema dergisinin ‘İklimler’ filminin başkahramanını ‘Sinema tarihinin en iyi 100 kötü adamı’ listesine aldığını hatırlayalım. Gerçi, Ceylan’ın ‘zalim koca’sı Campion’inkinden çok daha derinliklidir, o da ayrı.)

Yeni Ceylan filminde hamasi bir tiyatro aktörünü canlandıran Haluk Bilginer’in fevkalade olduğu, Demet Akbağ’ın nihayet ilginç bir sinema filmi rolünde parladığı, Nadir Sarıbacak ve genç ekibin ışıldadığı söyleniyor. Üç buçuk saatlik ‘Kış Uykusu’ndan benim tek beklentimse, sonradan devlet ileri gelenleriyle işbirlikçilerinin diline pelesenk olacak ‘uzak, yalnız, güzel ülke’ edebiyatına artık son vermesi.