Saraybosna, sevgilim...

'Aldım verdim ben seni yendim' bir çocuk oyunu muydu, sayışma mıydı, yoksa adım almaca mıydı? Unutmuşum. Neyse, Steve Buscemi'nin yönettiği 'Görüşme' yetişkinler arasında geçen bir 'aldım-verdim' oyunu.

'Aldım verdim ben seni yendim' bir çocuk oyunu muydu, sayışma mıydı, yoksa adım almaca mıydı? Unutmuşum. Neyse, Steve Buscemi'nin yönettiği 'Görüşme' yetişkinler arasında geçen bir 'aldım-verdim' oyunu. Ya da, aslında, hiç de karmaşık olmayan bir ego-çıkar-narsisizm çarpıştırması olması bakımından söz konusu çocuk oyunu kadar çocuk oyunu. 'Delirious'dan bu yana paparazzi'likten Washington muhabirliğine yükselmiş ama bu filmde bir geceliğine de olsa magazin ('portre', pardon) yazarlığına inerek rütbe kaybetmiş bulunan Buscemi, skandallar kraliçesi, dizi yıldızı Sienna Miller'la röportaj yapıyor. İkisinin de tabii birtakım hesapları, çıkarları, açık etmek istemedikleri yaraları, yalanları, dünyaya ve birbirlerine sunmayı ve sunmamayı seçtikleri yüzleri var. Sonuçta tam birisi kazandı derken ötekisi kazanıyor; anladınız onu. İki-üç kişiyi bir odaya sokup hikaye anlatırken ilgiyi her an ayakta tutmayı başaran en son film bana kalırsa Richard Linklater'in 'Band'ıydı. 'Görüşme' mekanik vıdı-vıdısıyla türe yeni birşey katmıyor. Filmin sadece belli başlı bir tek tuhaflığı/özelliği var.
Geçen hafta Richard Gere'li 'Av Partisi' filminde de gördüğümüz bir 'tip'in tıpatıp aynısı burada da karşımıza çıkıyor: 'İş icabı Saraybosna'ya gitmiş, oralı bir kıza âşık olmuş, fakat sonra onun orada olmadığı bir sırada Sırp askerleri kıza tecavüze edince ve daha da kötü şeyler olunca kafayı yemiş Amerikalı savaş muhabiri' tipi. Karışık geliyor kulağa ama aslında basit galiba. Neden Saraybosna? Irak ol(a)madığı için, tahminimce. Neden savaş muhabiri? Amerikan askeri ol(a)madığı için, diyeceğim. Neden bu vicdan yükü, bu karaktere? Bugünlerde Amerikalı bir karaktere vicdan yükü yüklemek bir vicdan borcu olmaya başlamış olabileceği ve /ama bunu ifade etmeye nereden başlanacağı bilinemediği için olabilir. Dünyanın orasına burasına bulaşan Amerikalı karakterine vicdan yükü yükleyip de işin içinden (üstelik 'kapanmış' bir vakadan) gerçek bir hesaplaşma yerine gözyaşlarıyla sıyrılmanın en mümkün görünen yolu bunu bir savaş muhabirine yüklemek gibi görünüyor. Neden kafayı yemek? Kafayı yemek, Batılı (hele de erkek) karakterlerin vicdan muhasebesi ve ikilemden sıyrılmakta kullandıkları belli başlı bir kolaylık olduğu için olmalı.
Richard Gere'li filmde olaylar Gere karakterinin başından şahsen geçiyordu, 'Görüşme'de ise Buscemi'nin 'kardeşinin' başına geliyor. ('Bir arkadaşa bakıp çıkacağım' hesabı.) 'İş icabı Saraybosna'ya...' durumu, 'Görüşme'de daha da yapıştırma ve sinir bozucu bir 'trük' oluyor. Çünkü, dünyanın başka yerlerinde vahşice olaylar cereyan ederken gayriciddi işlerle uğraştıkları için karakterlerine sözüm ona parmak sallayan 'Görüşme', onların lap-top'lardan malumat çalıp cep telefonlarına aktararak 'aldım-verdim' oynamalarından kendince bir zekilik, hatta 'neş've' derlemekten de geri durmuyor. Önümüzdeki günlerde, herhangi bir Amerikan filminde daha 'İş icabı Saraybosna'ya...' durumu görürsem gerçekten endişeleneceğim.
Lap-top demişken; Sienna Miller için hatıra defteri yerini tutan lap-top'u nasıl saç modeli kadar elzemse, haftanın diğer filmi '1408'deki John Cusack için de aynen öyle. Ortalama, tatmin edici bir Stephen King uyarlaması (daha) olan '1408'e kalırsa bizi dünyayla cehennem arasındaki araftan kurtaracak olan ne telefon, ne cep telefonu, ne karşıki komşu, ne oda servisi, ne de haykırmak, imdat istemek ... sadece lap-top'umuz. Onun için facebook'unuzu kapatınız, 'msn'i açık tutunuz. Görüntülü olsa daha da iyi olur. Her an her şey olabilir.