Şehir neredeyse bomboş

İstanbul'un sinemaları, belki AVM'lerinki hariç, rutubet kokusunu hâlâ kaybetmiş değil.

Şehir neredeyse bomboş, mevsim hâlâ yaz… İnsana filmler hakkında yazmaktan çok, doğrudan sinema ve şehirle ilgili yazma hissi geliyor. Sanki bu daha önemli. Sinemaseverin asıl ilişkisi belki de şu ya bu filmden çok, bununla ilgili çünkü. Eskiden bu zamanlar, benim için herbiri macera dolu birer karanlık olan Beyoğlu ve civarı sinemalarında sezonda oynamış da kaçırılmış ya da hiç görülmemiş filmleri avlama mevsimi olurdu. Bir porno sinemasında, sırf Sylvia Kristel oynuyor diye gösterilen Chabrol’ün ‘Alice ya da Son Kaçış’ını, Verhoeven’in ‘Eski Karyola’ adıyla gösterilen ‘Türk Lokumu’nu, Robert van Ackeren’in ‘Harlis: İki Dansözün Maceraları’nı, Brando’nun az gösterilen ‘Queimada!’sını, Fitaş-Dünya’da durup dururken bir Fred Astaire-Cyd Charisse müzikalini, ya da perdesi sinemaskopa çok yakışan Konak’ta tuhaf, erotik bir Clint Walker westernini yakalamak mümkündü.
Sinema salonunun karanlığından da çok bu karanlığın film seyredenle ilişkisini anlatmak gerekir. Filmin hissettirdiği her şey bu karanlıkla bağlantılı, hatta bazen neredeyse bu karanlığın bahanesidir.
* * *
Giriş-çıkışları da unutmamalı. Parlak günışığından, bunaltıcı sıcaktan her zaman biraz rutubet kokan sinema salonuna girmek neredeyse filmin kendisi kadar önemlidir. (İstanbul’un sinemaları, belki AVM’lerinki hariç, bu rutubet - belki daha fazlası - kokusunu hâlâ kaybetmiş değiller.) Film bittiğinde gözlerini kırpıştırarak salondan dışarıya günışığına çıkmak da en az salona girmek kadar tantanalıdır. Bence, bir sinema salonuyla ‘münasebet’te olmanın insanda uyandırdığı o ürpertici hisse hakkını veren belki de en dörtbaşı mamur film sahnesi David Lynch’in ‘Inland Empire’ında kahramanın karanlık bir sinema salonuna dalıp hapsolduğu sahnedir.
* * *
Öte yandan bu karanlık sadece bir karanlık değildir; şairin açık kalplilikle itiraf ettiği gibi, bu karanlıkta asıl gelişen şey, yani şehre gelecek bir filmle her şeyin, hatta ‘iklimin’ bile değişecek olması ümidi hiçbir sinema seyircisinin yabancısı değildir. Altyazılarda belirecek ‘orman’ da elbette ki sadece yemyeşil değil, biraz da film salonunun karanlığını taşıyan bir ormandır. Bu şehirde bu duyguyu size yaşatabilecek bellibaşlı sinemalardan biri Emek’ti. Ama belki de dünya üzerindeki bütün sinemalara, sinema salonlarına, sinema seyretme deneyimlerine ortak olan bu sinema ‘Barok’una, bu loş erotizme Emek’te bile şehre özgü hususiyetler sinerdi (diyeceğim, en iyi Tanpınar taklidimle.) Sinemaya gelen herkesi kaydeden hatta ‘bilen’ Hikmet Bey’in varlığı, sağdaki büfe, solda duvarda arkadan aydınlatılmış dağ manzaralı Kodak reklamı, bütün bunlar, çocukken bile, daha ucuz olan ön sıralara, yani ‘birinci’ye kaçmadan önce her zaman kaydetmeniz gereken şeylerdi. Kodak deyince, şehrin müzelerinden birindeki ‘Son Kodachrome Filmi’ sergisi belki de bugünlerde o Kodak reklamını hatırlamanın en iyi yolu olabilir.
* * *
İstanbul’da olan iyi şeylerden biri, sinemalar azalsa bile, sinemaların uyandırdığı macera duygusunu yaşatacak müzelerin, sanat mekanlarının çoğalması. Sinemanın ve sinema filminin zaman içinde değişen tariflerine burada rastlamak ve sevmek mümkün. Bu binalar ya da sergiler bir zamanlar sinemanın doldurduğu seyretme duygusunu bugünün seyircileri için yeni içeriklerle karşılamaya hazırlar.
Onları istemiyorsanız şehir elinizin altında. Şehrin daha sinemaskop görüntülerine meraklı olanlar, tam da şehir böyle ‘lüks biçimde’ boşken Ayvansaray’a, Beykoz’a, Boyacıköy’e, Eyüp’e, Sultanahmet’den Kadırga’ya doğru yola çıkabilirler. Şehrin kendi mükemmel sinemasına…
Sinema salonlarının karanlığına sadakatle bitireyim ama gene de. Eminim, internetten indirilen filmin tamamen ‘indiği’ an bugünün sinema manyakları da karanlık odalarında sinema salonunun macera dolu karanlığına benzer birşeyler hissediyor olmalılar. Hem seri katillikle hem de şairlikle akraba bir his.