Serkan Taycan sineması

'Agora', Beşiktaş, Şişli, Taksim, Galata Kulesi çevresi gibi açık, ya da AVM gibi kapalı meydanları konu ediniyor. Serkan Taycan'ın bu işlerinde, konu, estetik olarak belki ancak cool kelimesinin karşılayacağı bir 'serahat', ama cool kelimesinin karşılayamayacağı bir aciliyet ile burnumuzun ucunda beliriyor.
Serkan Taycan sineması

Serkan Taycan’ın son sergisi ‘Agora’, önce uzak ve romantik taşrada, sonra şehrin aynı derecede romantize edilmeye müsait kenarlarında olup bitenleri izleyen bir Göz’ün şehrin ‘tam göbeği’ne inmesi.

‘Agora’daki meydan fotoğraflarında artık, dolaylı ya da değil, pek bir romantizm yok. Şehrin göbeği, bu şehrinki ve her şehrinki, malum, her zaman tartışmalı ve problemli olmuştur. ‘Agora’ bu durumun çok farkında olan bir sergi; adının da vaadettiği gibi Beşiktaş, Şişli, Taksim, Galata Kulesi çevresi gibi açık, ya da AVM gibi kapalı meydanları konu ediniyor. Serkan Taycan’ın her zamankinden de büyük ölçülerdeki bu işlerinde, konu, estetik olarak belki ancak cool kelimesinin karşılayacağı bir ‘serahat’, ama cool kelimesinin karşılayamayacağı bir aciliyet ile burnumuzun ucunda beliriyor. Burnumuzun ucunda, çünkü Co-Pilot’daki sergideki işler sergi mekanını adeta tıka basa dolduruyor, onu küçültüyor ve hatta belki ‘küçümsüyor’lar. Bu küçümseme fotoğrafçının tavrıyla değil, durumun kendisi ile ilgili: ‘Buradayız, dev gibiyiz ve birşeyin altını çiziyoruz, fiziksel olarak çok da yakında olan ve bu mekana sığmayacak bir problemin.’ Fotoğrafta konu’ya dev boyutlarda, fetişist denecek derecede ayrıntı gözeterek yaklaşmak bir tutum; bir çeşit teknik narsisizme varabilen bu yaklaşımın global insan manzaraları peşindeki Andreas Gursky’den kütüphane vb. gibi iç mekanların dev fotoğraflarını çeken Ahmet Ertuğ’a kadar türlü uygulayıcıları var. Seyirci olarak, genellikle teknik beceri karşısında önce hayranlık duyuyor (nasıl çekmiş bunları!?) ama galeri dışına çıktığımızda bu güç gösterisinden biraz da yoruluyoruz (nasıl çekmişse çekmiş!)


Bu tarz fotoğraf, fotoğrafın en ufak boyutlarda bile işleyen belge ile resim arasındaki çağrışım gücünü biraz küçümsüyor, ‘şahaneliği’ tercih ediyor gibi. Agora’daki işlerdeki kompozisyonlar ise farklı; tanıdık anıt ya da binaları nirengi noktası alarak oradan meydana doğru genişliyor, aynı zamanda meydanı geçici olarak kullanan bütün ögeleri de (yayalar, arabalar, simitçi arabaları, kuşlar vb.) alana yayıyor, diziyor, serpiştiriyorlar. Kompozisyonun geneli sanki ‘hareket ediyor’,  fotoğraflardaki temel prensip merkezkaç bir güçmüş gibi görünüyor. Bu bir resim alanı diyesi de geliyor seyircinin; çünkü bu fotoğraflar insana Canaletto’nun Venedik manzaralarını hatırlatmaktan İbrahim Çallı’nın o meşhur, gayet de ufarak, hafif yamuk Taksim Meydanı tablosunun bir tartışması olarak okunmaya kadar farklı işlere de yarıyorlar.

Alanlardaki bina ve insan hareketi ilişkisi, buralardaki insan hareketliliğini yıllardır, hatta yüzyıllardır izleyen binaların durağanlığı ile çatışıyor, tekinsiz bir gerilim izlenimi yaratıyor. (Hitchkock’un ‘Kuşlar’ında Tippi Hedren’in arkasında toplaşan kuşlar sahnesi gibi birşey düşünün.) ‘Bir an sonra neler olacak?’ Muhakkak ki, bu izlenim şu an, bu fotoğraflarda bir şey olmazmış gibi duran meydanlarda ‘olanlar’, olabilecekler hakkındaki geçmiş bilgimizle de ilgili. Ama izlenimi asıl yaratan, bu alanların bizde uyandırdığı çağrışımları, işlerinde boyutla, içsel hareketle, durağanla hareketli arasındaki ilişkiyle yeniden kuran fotoğraf sanatçısının marifeti. ‘Zenaatçisi’ de denilebilir, çünkü bu işlerde elbette görünmez olan, işe iyice yedirilmiş, kendini bir gösteriş olarak oraya koymayan, tahmin edebileceğiniz ve edemeyeceğiniz bir sürü, el oyalayıcı teknik beceri de var. Görünür ve aşikar olsalardı, özellikle Gezi zamanı bir an gaza, toza, harekete, isyana ve enerjiye boğulan, bir sonraki an kenarda hiçbir şey olmamış gibi duran polisleri, şaşkın turistleri ve bir sonraki hareketlerini tasarlamaya çalışan kalabalıkları ile dolup taşan bu alanların kendilerine özgü dinamizmini bunca hissedemez, sadece üstün bir fotoğraf şovuyla kalakalırdık.


Oysa bu meydanlarda (dolayısıyla fotoğraflarda) önemli olan, bizi seyirci olarak asıl ‘harekete geçiren’, fotoğrafta içerilen durağanlık ve hareket ‘kapsül’ünün her an akmaya başlayacak, kendisinkinden sonraki görüntülere bağlanacak bir film karesi gibi işlemesi. Açık havada gerçekten de hayır var belki. Agora sergisinin bir öngörüsü de şu; agora’ların içerlek olanlarında, AVM’lerde, fazlasıyla görkemli bir mimarinin tamamiyle ezdiği karınca sürülerinin manzarasında bir durağanlık-hareket iması bile yok. Uyandırdıkları sadece bir anıt(sal) mezar duygusu. Hatta, buradan sezonun başka, etkileyici bir sergisine bağlanmak gerekirse, Erol Eskici’nin ‘Nostomania’ sergisinde gördüğümüz ‘Faşizmin Anamorfik Mimarisi’ndeki kara anıt-lahiti de nihayet ‘anlıyor’, bize ne kadar yakın olduğunu düşünüyoruz.