Sert erkekler

'Günah Şehri 2'de beyaz kandan bile daha alelade olan renk numarasının kötü kadın Eva Green kötülüğün zirvesine çıktığı anlarda dudaklarında zonklayan kırmızı, gözlerinde yoğunlaşan parlak zehir yeşili olduğunu söylemek gerekebilir. Bu Medusa kafası, bu dehşet verici bakışlı kafa, erkeklerin yaptığı bütün korkunç eylemlerin nedeni ve kanıtı gibi görülmesi istenen 'femme fatale' kafası, erkek merkezli filmlerin bir yerinde hep geziniyor.
Sert erkekler

En korkunç kafa kesme videolarının aslında bize sinemanın ta kendisi tarafından - yıllardır - servis edildiğini; ‘Günah Şehri’nin siyah-beyaz alemindeki yarı çizgi yarı gerçek kahramanların kafalarına aldıkları akla ziyan hasarın toplamda uyuşturucu etkisi yaratmasının, filmin zihnimizde kan olarak kodlamamızı istediği beyaz beyaz fışkıran masum sıvıdan ileri geldiğini; böylece kanın süt kadar tanıdık, hatta kutsal bir motif haline getirildiğini öne sürmek, farz-ı mahal AKM’nin ön cephesini tamamen kaplayan ‘Türk sineması 100 Yaşında’ afişinin dev bir ironi olduğunu söylemek nev’inden, sıkıcı bir malum-u ilam dairesinde görülüp geçilecek şey midir?
İroni ve bakış; ikisinin yer değiştirebilirliği ve bir süre sonra birbiriyle aynı olabilmesi… Ya da gerçek dünya ve onun videoları ile çizgi dünyası ve onun beyaz beyaz akan kanının çoktan dehşet verici bir kavşakta buluştuğunu öne sürmek? Fikir, ’gerçek’ dünyayı manipüle edenler kadar çizgi dünyası tiryakilerinin de ciddiye almayacağı kadar ‘demode’ mi? Muhtemeldir… Gene de ‘Günah Şehri 2’nin beyaz kandan bile daha alelade olan renk numarasının, kötü kadın Eva Green kötülüğün zirvesine çıktığı anlarda dudaklarında zonklayan kırmızı, gözlerinde yoğunlaşan parlak zehir yeşili olduğunu söylemek gerekebilir. Bu Medusa kafası, bu dehşet verici bakışlı kafa, erkeklerin yaptığı bütün korkunç eylemlerin nedeni ve kanıtı gibi görülmesi istenen ‘femme fatale’ kafası erkek merkezli filmlerin bir yerinde hep geziniyor, ve hatta tabii ‘Günah Şehri’ndeki ‘numune’ tadındaki kız çetesinin üzerinde bir yerde de.
‘Gühah Şehri’nin Amazonları bile yaralı ve kolu kanadı kırık bir ‘Herkül’ gördüler mi, film onu selamlamak için ara veriyor, tabir caizse ona selam duruyor. Herkül ve Amazonları konu edinen mitolojik hikayenin kendisinde varolan sınav niteliği artık çoktandır ortada yok. Filmin üzerinde bir Medusa başının nazarı gezinmediğinde bile erkekler sert, ama kasları ve cüsselerine oranla kırılgan, kırılganlıkları derecesinde ‘hisli’, dolayısıyla da tehlikeliler; kışkırtılmaları an meselesi ve herşey bu tehlikenin sularında gelişmek zorunda…

‘BETONDAKİ ÇATLAKLAR’DA KADINLARA YER YOK
İlk filmi ‘Kuma’da Viyanada yaşayan muhafazakar bir Türk ailesinin başına gelen, doğrudan doğruya erkeklikle ilgili bir ‘kaza’nın ailenin dengelerini nasıl altüst ettiğini, özellikle, altını çize çize ‘kendi iradesi dışında hikayeye dahil edilen kuma’ açısından anlatan Umut Dağ, yeni filmi ‘Betondaki Çatlaklar’da erkekler hattına çekilmiş, filmini oradan anlatmayı tercih etmiş görünüyor. Bu kez, son zamanlardaki bütün (sert) erkek merkezli filmlerin gizliden imrendiği Fransız hapishane filmi ‘Un Prophet/ Yeraltı Peygamberi’ modelini tercih etmiş…
‘Betondaki Çatlaklar’da yasadışı işlere bulaşmış bir babayla onun aynı yolun yolcusu oldu-olacak oğlunun hikayesi, Avrupadaki göçmenlerin kaderleri ve hikayeleri yörüngesinde anlatılıyor. Mesela Fatih Akın’da daha hafif, Avrupalı göçmenler arası erkek dostluğunun daha ılık sularında anlatılabilen bu hikaye, Dağ’ın yeni filminde, babalık, oğulluk, erkek kahramanların birbirlerine karşı olan görevleri ve sorumlulukları, genel olarak yoğun biçimde romantize edilmiş bir erkeklik trajedisi olarak ele alınıyor. ‘Tohum saç ve çoğal’; kutsal kitaplarda geçen bu öğüt, bir kaza ya da boyun borcu imiş ya da erkekler için ortalığa saçtıkları tohumlar nasıl hemen her zaman daha sonraki yaşamsal dramlara sebebi olurmuş ve olmak zorundaymış tonunda bir hikaye.
Tahmin edilebileceği gibi kadınlara pek yer yok bu gri ve kestirilebilir erkek romantizmi hikayesinde; film, Avrupalı göçmenlerin kimlik ve ayakta kalma mücadelelerinin bir uzantısı olarak da seyredilebilme özelliği taşıyorsa da, hikayenin karanlık ve yoğun romantzimi buna da tam olarak izin vermiyor, ‘beton’ ve ‘çatlaklar’ ayrı ayrı duruyorlar. Bu hikayelerin yurtdışında yaşayan Türk yönetmenler tarafından tercih edilmesinin, cazip buunmasının kuşkusuz sebepleri olmalı. Dayanışma, erkeklik, erkeklere önerilen erillik ile onun havada gezinen ama önerilmesi problemli olan alternatifi; bunlara çocukluk açısından bakan bir örnek de yakında göreceğimiz ‘Sivas’ filmi olacak. O da Venedik’te yaşayan bir Türk yönetmenin ilk filmi. Neyse, o daha sonra…