Şeytani Kevin, İsa'msı Brandon

Beden diyor sanki 'Utanç', direnmeye, onurlu ve insanca olana yaramıyorsa ancak acı çekmeye yarar

Vladimir Nabokov, ‘Dr. John Ray, Jr.’ın ağzından ‘Lolita’ya yazdığı kurmaca önsözü ‘daha güvenli bir dünyaya daha sağlıklı kuşaklar yetiştirme’ dileğiyle bitirir. Yazarın doktor beye yüklediği hamasi ton birazdan okuyacağımız satırların çocuk eğitiminden başka her şeyle ilgili olacağını hissettirmeye yarar ancak. Tutturulması zor bir ‘bıyık altı’dır bu; kötüsü sadece soğuk şakaya, iyisi ise Lynne Ramsay’in ‘Kevin Hakkında Konuşmalıyız’ı gibi nefis bir şeye yol açar. İyi niyetli, varlıklı, eğitimli burjuva bohem çiftin oğulları Kevin, -istediğiniz şıkkı seçin- zor bir ergen, garip bir çocuk ya da düpedüz ‘şeytanın yavrusu’dur. Hakkında konuşmak, en hafifinden, iyi bir başlangıç olacaktır.
Gelgelelim, filmin adının tersine, Kevin hakkında gerçekten konuşabilen yoktur. Çünkü sade suya iyimserlikle düz aymazlık arasında gidip gelen ana babasının, Kevin’la ya da Kevin’ı konuşacak dilleri yoktur. Kevin da bir kötülük çiçeği gibi serpilir durur. Filmi daha da ironik, hatta dümdüz eğlenceli yapan, olan biteni Kevin’ın annesinin içine düştüğü uçsuz bucaksız şaşkınlığın, giderek dehşetin hikâyesi olarak, onun yanı başında izlememizdir. Harika Tilda Swinton’ın çaresizliği filmi tümüyle ele geçirir; seyirci onunla birlikte hikâyenin dört bir yana savrulmuş parçalarını toplarken, hakkında konuşulması gerekenin Kevin’dan ötesi olduğunu hissettirir bize film. Üzerinde karar birliğine varılmış dillerin (çocuk eğitimi vb.) aşınmışlığını da geçin, dünyada hakkında konuşabileceğimiz şeylerin, bildiğimiz ‘diller’in sınırına gelip çattığımızda içine düşebileceğimiz çaresizlikle ilgili harika bir film bu. Tilda Swinton’ın kan tükürüp kızılcık şerbeti içtim demekten başka şey yapamayan anne portresi bu kanlı, karanlık komedide Kevin’in kedi gözleri gibi sinsice parlayıp duruyor. ‘Kevin Hakkında Konuşmalıyız’, 60’larda B tipi bir korku filmi olabilir, anne rolünde Bette Davis içine şeytan girmiş yavrusunu ne yapar eder düzeltirdi; ama her suçu da şeytana yüklememeli. Şeytanla Oedipus kompleksi arasında Tilda Swinton var!
Haftanın diğer dişe dokunur filmi ‘Utanç’ta anlatılan, duygusal hayatının bir noktasında tökezlemiş, ergen kalmış Brandon’ın hikâyesine nemli, nüfuz edilemez, demode bir ‘realizm’ hakim. Kalbi kırık Brandon’ın; film neden kırık olduğu konusunda ipuçları verse de tam adını koymuyor.
‘Utanç’ filmi, Brandon’ın örselenmiş ruhunun kefaretini bedenine eza çektirerek ödemeye çalışmasını anlatıyor. Adı-yüzü- kalbi olmayan seksle, ruhu acıtan seksle. Seks yoluyla bedenini aşağılama, kendini cezalandırma, hatta -adını koyalım- İsa’nın çilesini çekme hikâyesinin kahramanını Michael Fassbender canlandırınca olaya bir ilahi güzellik, bir estetizm, bir seçkin soft-porn havası hâkim oluyor. Gelgelelim, yönetmen Steve McQueen de, Fassbender da ilk projeleri ‘Açlık’ta bu kadar kolaycı davranmamışlardı. Bedenini direnmek için kullanan Bobby Sands’in hikâyesine ne düz İsevi çile gibi bakabiliyorduk ne de Fassbender’a seksi bir İsa figürü gibi. ‘Açlık’ta, McQueen bedeni sadece eza çektirilecek pasif bir alan olarak değil, tüketerek çoğalmaya yarayan bir öz, bir hammadde, bir araç olarak ele alıyordu. Fassbender da seksi bir direnişçiden canlı bir kadavraya dönüyordu. İrlanda referansları dolayısıyla ‘Utanç’ı da ‘Açlık’ın bir versiyonu saymaya yetecek ipucu var McQueen’in ikinci Fassbender’lı filminde.
En iyi ihtimalle İrlandalılık ve Katoliklik yörüngesinde bir toplumsal eleştiri çıkacak işin altından; beden diyor sanki ‘Utanç’, direnmeye, onurlu ve insanca olana yaramıyorsa ancak acı çekmeye yarar. Ama filmi New York’ta karaya vurmuş İrlandalı çocuğun acıları şeklinde değil de, büyük şehirde kaybolmuş erkek bedeninin başına gelenler olarak okumak istiyorsanız, ‘Utanç’ın konusu hikâyesini doldurmaya yetmiyor. ‘Utanç’tan yer yer cinayetsiz ‘Amerikan Sapığı’, Fassbender’ın canlandırdığı karakterden de -ne ederse kendine eder- bir Patrick Bateman tadı almamız da tam bu yüzden.