Şiddetle 'organize'...

'Film festivali denen şey edebiyle, adabıyla yapılırsa bir şeye benzer,' diyen yok, yoksa bütün bunlar olmazdı. 51. Antalya Film Festivali, Türkiye'nin organizasyon fetişizmi balonunun basbayağı patladığı bir şey oldu.
Şiddetle 'organize'...

Antalya arbedesi günlerdir ‘onarılmaya’ çalışılıyor ama gedik yama tutmuyor, tutmayacak da muhtemelen; birçok kişi çoktan Antalya’ya gitmemeye karar verdi bile. (Zaten Türkiyenin Antalya dahil birçok kentinde, Kobane’nin kaderini protesto edenlerin umursadığı en son şey Antalya Film Festivali olmalı şu aralar, gerçi Antalya Film Festivalinin umursadığı en son şey de Kobane olsa gerektir.) Gidenler de partilerde ve film gösterimlerinde ne kadar ‘monden’ davransalar da olup bitenlerin gölgesinde rahat edemeyecekler. Bu sene Antalya’ya katılıp ödül alan filmlerin kaderini ise düşünmek dahi istemiyorum. Bir film afişinde iyi duracak olan ’51. Antalya Film Festivali …. Ödülü’müdür yoksa ’51. Antalya Film Festivali'ne Katılmamıştır’ yazısı mı, film sahipleri için bugünlerde üzerinde düşünülecek konu bu olmalı…

‘Bütün bunlar sinemamızın 100. yılında olmamalıydı’ sahte-melankolisi için de şunu söyleyeyim; aslında sinemamızın 100. yılı falan yok. Bu, polis karargahı haline getirilen AKM’nin ön yüzünü boydan boya kaplayan dev afişin yüzümüze haykırdığı keskin bir ironi sadece. Sinemamızı başlattığı tahmin edilen filmler bugün İskenderiye Feneri ya da Babil’in Asma Bahçeleri kadar tevatür, hayal, bu filmler ola ki bir yerde varsa onları görmek neredeyse imkansız. Bu en son yama tutmayacaksa bu zaten başından beri sinemamızın bir yamalı bohça olmasından ötürü.

Sinemamız doğru dürüst arşivi olmayan, varolan arşivlerin kimseye kullandırtılmadığı, ticari ilişkileri açısından derme çatma, sık sık ‘endüstri’ olarak anılsa da kesinlikle öyle olmayan, başından beri çeşitli diğer iş güç sahiplerinin kazanç amacıyla para yatırdıkları, kazandıkları paraları gene sinemaya faydalı olacak biçimde kullanmaktansa mala mülke yatırdıkları, sansürün ta ‘Mürebbiye’ filminden Reyan Tuvi’nin filmine kadar buz gibi gerçek olduğu, muhtemelen bazı şeylerin ‘ikna odaları’nda konuşulduğu bir kargaşa. Sinemanın arşivi ya da hafızası olmaması demek en çok da eskiden ders almamak, eskiyle faydalı analojiler kuramamak demek. 60 yıllar Yeşilçam’ının ‘bono hikayeleri’ni dikkatle okumayan ya da nostaljik bir anı olarak okuyup geçenler, bugün çeşitli ‘destek fon’larının yolunu gözlemenin nasıl benzer bir insafa kalmak olduğunu, tarihin aslında tekerrür ettiğini de anlamıyorlar. Bu yamalı bohça içinde tek tek parlak yaratıcılık anları var; bunların tesadüfiliği insanı ancak ürkütüyor…

‘Vesikalı Yarim’ ya da ‘Yol’, ‘Kuyu’ ya da ‘Kader’ sonuçta sadece bu filmleri meydana getirenlerin kişisel başarıları, bir miras, bir gelenek, bir devamlılık, bir endüstri olarak ‘sinemamız’ın değil… Festivallerimiz de bu yüzden çok fena, taklit ve komikler. Değişik zamanlarda ille de sinemayla ilgisi olmayan değişik toplumsal endişelere cevap veren bu şölenlerin son zamanlarda en çok gurur duydukları şey ‘organizasyon’; reklam sektörünün memleketteki en büyük irfan sayıldığı Türkiye 20. yüzyılı sonundan kalma, üniversitelerde sanat tarihi ya da sosyolojisinden çok ‘sanat yönetimi’nin önemsendiği, dolayısıyla Türkiye 21. yüzyılının başında hala eldeki malzeme ne olursa olsun onun niteliğinin değil ‘idare’sinin önemli olduğu hissiyle ‘idare eden’ bu anlayış uzun vadede alttaki sakaleti gizleyemedi, bu gedik de bundan başka birşey değil. (Bu başka alanlarda da böyle elbette, plastik sanatlar ve Yeni Türkiye alanındaki manzara için Yiğit Karaahmet’in geçenlerde Taraf’da Art International fuarı hakkındaki yazısına bakmanızı öneririm.) Eminim, konuyla ilgili bilge kişiler şu aralar ‘bu belgesel meselesi iyi yönetilemedi,’ diye esefle başlarını sallıyorlardır. Aralarında ‘kendine özgü entelektüel bir faaliyet olan bir film festivali entelektüel faaliyetlere yakışır şekilde yönetilmelidir’ diyen bir kişi var mıdır emin değilim.

‘Film festivali denen şey edebiyle, adabıyla yapılırsa bir şeye benzer,’ diyen ise herhalde yok, yoksa bütün bunlar olmazdı. 51. Antalya Film Festivali, Türkiye'nin organizasyon fetişizmi balonunun basbayağı patladığı bir şey oldu. Festivali protesto edip gitmeyeceğimi söylediğimde bana ‘rezervasyonunu iptal ettirmeyi unutma,’ diyen festival komitesinde görevli kırk yıllık eleştirmen arkadaşımdan herşey ayyuka çıktıktan sonra bile telefon edip ‘rezervasyon isteğinizi alamadık henüz’ diyen konuk işleri birimi görevlisine kadar 51. Antalya Film Festivali bu konuda tam bir fars görünümünde. O kadar ki, telefondaki sesin ‘hala protesto etmek istiyorsanız 1’e, istemiyorsanız 2’ye basın…’ demesini bile bekledim bir an. Doğrusu, birilerinin orada filminin bulunmasının eskisinden de hafızasız ama ‘şiddetle organize’ Yeni Türkiye’nin Yeni Sinema’sına hiçbir faydası olacağını sanmıyorum.