Sinemamız nereye gidiyor?

Hem 'Yeraltı'nda hem de 'Şahane Misafir'de değişik biçimlerde bir Cem Yılmaz 'presenza'sı söz konusu.

Başlık daha çok retorik (hatta geyik), fakat soru gene de geçerli; aynı gün içinde Zeki Demirkubuz’un ‘Yeraltı’sı ile Ferzan Özpetek’in ‘Şahane Misafir/ Magnifica Presenza’sını seyrederseniz demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. İkisinde de değişik biçimlerde bir Cem Yılmaz ‘presenza’sı söz konusu, fakat bu mevcudiyet sanki iki ayrı yöne işaret ediyor.
‘Demirkubuz acaba bu defa ne yapmış?’ merakını had safhaya çıkaran birincisini tıkabasa dolu basın gösteriminde, ikincisini de ellerinde festival kitapçıkları olduğu halde Cem Yılmaz filmine kaçmakta sakınca görmeyen seyirciyle birlikte seyrettim. Birincisinden gösterime çıktığında bahsetmeli, ama filmin en az Cem Yılmaz kadar önemli bir komedyen olan Engin Günaydın’ın ağzından ‘Âlem Cem Yılmaz olmuş!’ cümlesini içerdiğini söylemekte sakınca yok.
Demirkubuz’un Cem Yılmaz’ın temsil ettikleri de dahil olmak üzere son ‘Dönem Türkiyesi’ndeki birçok konu ve kimseyle ‘ipleri koparır’ göründüğü ‘Yeraltı’nda birçok şeyin reddi var. ‘Yeraltı’, adeta tamamen kendi kendiyle kavrulmanın filmi; filmlerden öte kültürel bir mesele var orada. Öte yandan, filmin reddettiklerine, belki tam da Cem Yılmaz’lı cümle dolayısıyla, Türkiye sinemasının ‘tezahürleri’ne dair bir fikir de dahil.
Bu tezahürün, özellikle ‘Batılı gözler altında’ nasıl bir şey olduğuna dair cevap ise Ferzan Özpetek’in son filminde gizli. Sezen Aksu’dan Serra Yılmaz’a bir sürü yerli unsuru daima fütursuzca içeren ama hiçbir zaman tamamen buralı diyemediğimiz Özpetek’in sineması en çok hem buralı hem oralı, dahası esrarengiz, egzotik ve masalsı (‘Hamam’, ‘Harem/Suare’) ya da komik ve masalsı olduğunda etkileyicidir. ‘Şahane Misafir’ ikincisi.
Bu hafif-zarif komedide Cem Yılmaz, günümüz Roma’sında eski bir evi mekân edinmiş bir grup hayalet tiyatro oyuncusundan biri, 30’lu 40’lı yıllarda yolu İtalya’ya düşmüş Türk aktörü Yusuf Antep rolünde. Karakter, Yılmaz’ın ‘Yahşi Batı’daki komik Osmanlı beyefendisinin bir nevi devamı. Ama dolayısıyla/ aynı zamanda da ezeli meselelerimizden biri olan, ‘Avrupa medeniyeti çerçevesinde Türkler nasıl görünüyor?’ konusuna verilmiş ‘fantezist’ bir cevap. Öyle bir aktör var mıydı, olsa nasıl biri olurdu? Mesela en az Yusuf Antep kadar egzotik bir ismi olan ve döneminde Muhsin Ertuğrul’un temsil ettiği resmi otoriteyle çatıştığı anlaşılan Burhanettin Tepsi, yolu Roma’ya düşse Yusuf Antep gibi biri mi olurdu?
İkinci savaş öncesi Darülbedayiyle Avrupa vodvil tiyatrosu, filmdeki tiyatro salonuyla İstanbul’daki eski Fransız tiyatrosu (şimdiki Ferhan Şensoy), Cariaoca ile Karyoka birbirleriyle sanki daha mı ahbap idiler? ‘Şahane Misafir’ sadece bugünle geçmiş arasında gidip gelmiyor, Cem Yılmaz karakteri dolayısıyla ister istemez Türkiye’nin (erken Cumhuriyet dönemi) ‘Batılı tezahür biçimleriyle’ de ilgileniyor. Her şey latife ve komedi tabii; dolayısıyla, internet marifetiyle Yusuf Antep’in günümüz Türkiyesi’ndeki uzantılarını bulmak gerektiğinde az gidip uz gidip ‘İstanbul beyefendisi’ bir eczahane sahibine varmak Özpetek evrenine uygun elbette. Özpetek masalsılığının Çağan Irmak masalsılığına eklemlendiği nokta diyeceğim hatta; ‘masallar bizi acıtmaz, avutur!’
Tabii tam öyle değil. Darülbedayi’nin ve diğer onaylanmış Cumhuriyet faaliyetlerinin at koşturduğu yıllarda buhranlı (peki adını koyalım Dostoyevskiyen) bir aydın tipi de mevcuttu. (Özellikle de sağ cenahta, Peyami Safa’yı, Cemil Meriç’i, Necip Fazıl’ı unutmayalım. Ayrıca Burhanettin Tepsi de belki öyleydi, kim bilir. ‘Afife Jale’yi saymazsak tiyatro gruplarıyla ilgilenen Angelopoulosvari bir filmimiz yok, hiç düşünmedik.)
Bu ikincilere, yerli Raskolnikov’lara ya da yeraltına gizlenenlere ne oldu? Onun cevabı da Engin Günaydın’lı ‘Yeraltı’nda, haftaya…