Şöhret ölümleri: Palyaço ile Diva

Ölümün artık kitleler bazında olduğu günlerdeyiz. Bu durumda bile 'şöhret ölüm'leri sarsıcı. Robin Williams, hiçbir zaman sadece komik değildi, hiçbir zaman da sadece trajik. Lauren Bacall'ın öldüğünü öğrenmek ise başka bir boyuta geçmek gibi oldu. Bacall için Bogart'la içki içmek de mümkündür, McCarthy protestosuna katılmak da; 'tarz' diye de buna denir.
Şöhret ölümleri: Palyaço ile Diva

Sinema hakkında yazmanın yanıltıcı kolaylıklarından biri ölümler hakkında yazmak. Anglo-Saxon aleminde bunun bir adı dahi var; ’obituary’ deniyor bu ‘tarz’a. New York Times gibi büyük gazetelerin belli yaşı geçmiş ünlü kişiler hakkında böyle vefat yazılarını önceden hazırlayıp depoladığı söylenir. Beni ölüm yazıları hiçbir zaman ‘sevdiğin aktör/ yönetmen vb. hakkında döktür geç…’ gibisinden rahat ettirmiyor.
Ölümün artık kitleler bazında olduğu günlerdeyiz. Bu durumda bile ‘şöhret ölüm’leri sarsıcı; bir kere, hele arka arkaya olunca, ölümün nasıl yanıbaşımızda olduğunu dev ekrana yansıtılmış gibi hatırlatıyorlar. Bazıları çok da içe dokunur. Bazıları erken ve beklenmediktir. Ayrıca, garip biçimde, dünyayı o insanın artık ‘varolmayışına’ göre şöyle ya da böyle yeniden ayarlamak gerekir.
İki gün önce sabah kalkıp da Robin Williams’ın kendi eliyle hayatına son verdiğini okumak böyleydi. Seyircinin kendi hayatı bir film şeridi ( ya da ileri düğmesine basılmış VHS kaseti ya da DVD gibi) gözünün önünden geçiyor. Robin Williams, siyah-beyaz Türk televizyonlarında diziler yeni yeni başlamışken ‘Mork ve Mindy’ de ilk karşımıza çıkmıştı. Alf kadar sarkastik bir uzaylı, bir astro-dandy değildi. Beceriksiz, sakar, sevgi isteyen bir tarafı vardı. (İnternette bir yumurtayla konuştuğu, daha doğrusu ‘iletişim kurmaya çalıştığı’ epizod şimdi ziyadesiyle içe dokunuyor mesela.) Burnu ile çenesi arasındaki o mesafede bir şey gizliydi.
Tuhaflık mı demeli, bir yalvarış mı, hayattan şikayet mi, pasif bir inat mı? Hiçbir zaman sadece komik değildi, hiçbir zaman da sadece trajik. Ama gülerken ağlayan palyaço klişesi içinde de rahat mıydı, tam emin olamazdınız. ‘One Hour Photo/ Baskı’daki AVM Zebercet’i rolünde ya da ‘Insomnia/Uykusuz’daki bıkkınlığında madalyonun başka yüzleri vardır. ‘Balıkçı Kral’daki şehir delisi hallerinin gel-git komiğinde de, ‘Mrs. Doubtfire’daki ürkütücü, Kabuki maskesini hatırlatan kadın kılığında da. Birincisinde Jeff Bridges’in ‘prezans’ı yanında ekstra komik olmaya çalışır gibidir. İkincisinde ise çocuklarını ille de görmek isteyen orta yaşlı boşanmış baba, dadı kılığına girince birden yaşlı bir kadın oluverir. Patetik olmak; acıklı olmaktan kaçınmamak. Robin Williams’da bu vardı; onu seyrederken bazen yüzünüzü öte yana cevirmek isteyecek kadar hatta. Ölümünün biçimi, tedbir delisi Amerika’yı ‘depresyondaysanız şu şu numarayı aramaktan çekinmeyiniz’ gayretkeşliğine sürükledi. Ama bütün rollerini düşününce, depresyonla ilgili olarak da bir ‘hayat bilgisi’ olarak da son sözü Robin Williams söyler gibi: ‘Güldüğüme bakmayın, gülünecek bir şey yok.’
Dün sabah kalkıp Lauren Bacall’ın 89’unda öldüğünü öğrenmek ise başka bir boyuta geçmek gibi oldu; Williams’ın şizoid Amerika’sı daha iyice dökülüp saçılmamışken, eski Hollywood’da fevkalade bir sofistikasyon mümkünken, ‘terkip’ Bacall gibi zerafet ötesi ama sahici bir şey de yaratabilmişti. Klasik rollerinde Lauren Bacall her şeye cevabı olan ama o cevaplara yapıştırılan cevaplara da cevabı olan bir genç kadındır. ‘Büyük Uyku’, ‘Sahip Olmak Ya da Olmamak’; sıradan nüktedanlığın ötesi, laf çakıştırma sanatının erotizmin ta kendisi oluşu…
Bogart’la birlikte tabii bu iş zirveye varır. Onlar, üstelik heteroseksüel bir çiftin Oscar Wilde nüktedanlığında donup kalmayacağına, bir sonraki (tabii ki görmeyeceğimiz) sahnede soluğu yatakta alacaklarına bizi ziyadesiyle inandırırlar. Maçolarla akıllı kadınlar arasındaki ‘antant’ daha bozulmamıştır, Bogart’la içki içmek de mümkündür, McCarthy protestosuna katılmak da; ‘tarz’ diye de buna denir. Bacall için hayatın da sanatın da Bogart’dan sonra yıllarca devam etmesi boşuna değil. ‘Dogville’i, ‘Rüzgara Yazılan’ı, ‘Şark Ekpresinde Cinayet’i hatırladınız mı?