Sudaki telefon - 1

Auteur kelimesinin hâlâ gerçekten anlamlı olduğu son örneklerden biri Roman Polanski'dir.

Roman Polanski’nin sondan bir önceki filmi ‘The Ghost Writer-Hayalet Yazar’ hala piyasaya çıkmayı bekliyor, her ne kadar ucuzluk sepetlerinde DVD’si 9.90’a düştüyse de -bunu hatırlatarak başlamak ve film getirticiliğin bazı cilvelerini esefle hatırlatmak isterim! Artık filmleri otomatikman yönetmenleri ile anıyorsak da -en azından biz sinemaseverler-, yönetmenin filminin yazarı olduğunu ima eden ‘auteur’ kelimesinin hâlâ gerçekten anlamlı olduğu son örneklerden biri Roman Polanski’dir.
Hallice bir politik gerilim romanından bir kere daha karanlık, insan sevmez, dörtbaşı mamur bir Polanski dünyası çıkarmayı başaran ‘The Ghost Writer’, onun son başarılarından biri. Polanski’nin ilk filmi ‘Sudaki Bıçak’tan beri keskin ve iyi yazılmış diyalog ustası/meraklısı olduğunu, belki de bunun çağdaşı Pinter, Albee, Stoppard vb. gibi oyun yazarlarıyla paylaştığı bir özellik olduğunu söyleyebiliriz. Absürdün bu ikinci kuşak temsilcilerinde orta sınıfın saçma ritüellerine karşı samimi bir nefret vardır. Aynı zamanda bu ‘diskur’dan kendini alamama, bir tiryakilik de…
Bu nedenle, yakın dönem ‘oturma odası’ kara komedilerinin en iyilerinden bazılarını yazmış olan Yasmina Reza’nın ‘Le Dieu du Carnage’ (esrarengiz Türkçesiyle ‘Acımasız Tanrı’) oyununun Polanski’yi ilgilendirmiş olmasına şaşmamalı. Metinde, Bunuel’in ‘Mahveden Melek’ filminde bulundukları mekânı bir türlü terkedemeyen burjuvalarla herhangi bir sit-com’un saçma ve eğlenceli ritüelleri birleşip ‘medeniyet nedir?’ tartışmasına yol açıyorlar. New Yorklu dört ebeveyn çocuklarının yaramazlığını ‘medeni insanlar gibi halletmeye çalışırlarken’ önce kendileri çocukluğa, derken medeniyet öncesi vahşilere rücu ediyorlar.
Gene de, Polanski çapında bir yönetmen neden sinemaya uyarlar böyle iyi yazılmış bir ‘kuartet’i, sinemaya özel bir katkısı da yokken? Biraz ev hapsi nedeniyle, biraz da eğlencesi ve oyuncuları için herhalde. Cep telefonu bağımlısı yırtıcı avukat Christoph Waltz alkol yükünü alınca sağduyunun sözcüsü oluyor. Karısı Kate Winslet’in koyu turuncu rujuyla elektrik mavisi atkısından her türlü felaketi bekliyorsunuz, beklediğinizden de kötüsü oluyor. Jodie Foster mazoşistçe kendi kendinin acımasız bir karikatürünü canlandırıyor. En nihayet, John C. Reilly de ‘şirin ve tombul’u başarıyla pasif agresif’e tercüme ediyor.
Bu ortaya karışık yırtıcılıklar, doğrusu Polanski’nin çerez niyetine gönül indireceği şeyler. Filmde de bir ‘elimin tersiyle yapıverdim’ havası yok değil. Polanski’nin filme belki en büyük katkısı, olaya sebep olan çocukların olayı kendi aralarında hallettiklerini, halledeceklerini ima etmek. ‘Sürü güdüsü,’ diye fısıldıyor Polanski, ‘kendi başının çaresine bakar. Asıl sorun medenileşme yalanında.’ Filmi ironik biçimde açan ve kapatan, çocuklarla ilgili (uzak) görüntülere Polanski’ye saygıdan ses çıkarmasak da çocuk vahşiliğinin ebeveyn medeniyetine yeğ tutulmasında da problematik bir iyimserlik var kuşkusuz. Hele de iyimserlikten yana iyimser olmayan bir yönetmenden gelince... Kader, tesadüfler, eşzamanlılıklar ve artardalıklar ilginç.
Hemen yarın Polanski’nin ‘Acımasız Tanrı’sına çok benzeyen bir Türk filmiyle burun buruna geleceğiz. Dört kişinin birbirini zevkle paraladığı ‘Nar’ın dertleri elbette ki ‘Acımasız Tanrı’dan farklı. Ne var ki, başka bir toplumsal bağlamda da olsa, ‘medeni’lik, kentlilik eleştirisi adına kişilerin birbirine pislik atma stratejileri, hatta iki filmin dekora, aksesuvara bakışları benzer. Her iki filmde de cep telefonlarının su dolu cam kâselere atıldığını söylemekle yetineyim. Waltz’un BlackBerry’si siliniyor, kurutuluyor ve musibet alet yeniden işliyor da. ‘Nar’daki telefona neler olduğu ise haftaya.