Sudaki telefon (2)

Nar'ın komik'le korkunç, korkuyla hayalet filmi arasında süzülen atmosferine kendinizi bırakın

Sezonun en iyi filmi ‘Nar’ın Türk filmi seyircisine önemli bir hizmeti var; ‘Bahane’ yerine ‘hikâye’. Seyrek tadını çıkardığımız bu durum (en son örnek ‘Vavien’di) bir ‘mesele’yi sunmak için onu bir ‘hikâyemsi’ye sarıp sarmalamakla yetinmemek, tersine, iyi yazılmış bir hikâyenin içinden geçerek bir meseleye varmak demek. Onun için, ‘Nar’ gibi bir filmi seyretmeye oturduğunda, organizma, ilk beş-on dakikayı gevşeyememekle (‘şimdi bir şeyler yanlış gidecek!’), sonraki on beş-yirmi dakikayı temkinlilikle (‘her an berbat edebilir!’) geri kalanı ise az çok gevşemiş bedene ve zihne inen memnuniyetle karışık bir hüzünle geçiriyor. Hüzünle, çünkü böyle bir film kim bilir bir daha ne zaman çıkacaktır. Yönetmen de bir garanti değildir. Başkalarının hikâyelerini (‘Gölgesizler’, ‘Ses’) çarçur edebilen Ümit Ünal, ancak kendi yazdığı ve tamamen denetiminde olan hikâyelerde (‘9’, ‘Ara’, ‘Nar’) seyirciye bir tamamlanmışlık duygusu veriyordur.
Hikâye dediğimiz, çoğu zaman olay örgüsünden de çok bir atmosfer, bir ‘hava’; onun için, her şeyden önce, ‘Nar’ın komik’le korkunç, korku filmiyle hayalet filmi, polisiye gerilimle psikolojik gerilim arasında süzülen atmosferine kendinizi bırakmanızı tavsiye ederim. ‘Nar’, yağmurlu bir Boğaz sabahı, her şey gerçek olamayacak kadar ‘lüks’ken, güzel bir evin önünden geçtiğinizde “Acaba burada kim oturuyor?” diye merak etmek, ama aynı zamanda oranın hikâyesini, ürpererek, gökdelenler arasında kaybolmuş başka semtlerde oturanların hikâyeleri ile yan yana hayal etmek isteğinin filmi diye özetlenebilir. Toplumsal bir tasavvur istekliliği diyelim buna; üstelik hikâyesini anlatırken Türk sinemasında seyirciye pek az layık görülen ‘rüya içinde rüya’ gibi buluşlara başvuran, bunun ima ettiği ‘uyku- rehavet- uyanıklık’ halini meselesini içeriden aydınlatmakta kullanan bir isteklilik. Olaylar, tatlı bir uyku sonrası hali içinde ama hafifçe rahatsız bir karakterin o rehavetle hiç işi olmayacak başka bir karakterle karşı karşıya gelmesiyle başlıyor. Bu ikiliye bir komik lazım. Tamamen de sazı ele almayacak bir komik; nitekim, komik tekinsizin içinde erimeye, ona karışmaya başlarken ortaya bir iki hayalet çıkıyor. Rüya. Gerçek. Rüya-Gerçek. Sonunda sahneye geç giren, dolayısıyla her zaman uyanık, tetikte oluşunu bu puslu atmosferde işe yaratamayan bir Dördüncü. Ve gene Rüya. (Oyuncuların hepsi mükemmel, hatta kendilerine yazılmış bu roller karşısında müteşekkirler!)
‘Nar’ın bu öğeler arasında tutturduğu denge, adeta mekâna üflediği bu atmosfer-hikâye ile (ya da onun sayesinde) en somut meseleleri (hata, kibir, ihmal, umursamazlık, ilişkilerdeki ve toplumdaki eşitsizlik, güç-güçsüzlük) bir bir ipe dizivermesine yol açıyor. Bunların bir kısmı tartışmaya açık olabilir; ‘Nar’ın ev arkadaşı kadın karakterlerin ilişkisinde ‘toplumsal’ı fazlaca vurguladığını düşünebilir, sondaki vicdan hamlesini bir parça hamasi bulabilir, hatta bu kadar ince bir filmin en sonundaki ‘açıklayıcı’ şarkıya isyan edebilirsiniz. (‘Nar’a ‘Gölgesizler’den miras.) Ama önemli değil. Bu kadar ince ince düşünülmüş bir film, ister istemez onu sezon mahsulü Türk filmleri perspektifinden daha geniş bir yerden, başka sinemalar perspektifinden de görme isteği uyandırıyor. Yönetmenin rafine bir sinemasever olması da (hatta daha çok sevdiği filmleri sindirmiş olması) bizde ender rastlanır bir durumdur. Bu bakımdan ‘Nar’ın Chabrol’ün ‘Les Biches/Ceylanlar’ındaki dengeleri ustaca yeniden düşündüğü, ‘mannaknoni’siyle Fellini’den bir karakteri kendince hatırladığı ve tabii iç-mekânsal referansları dolayısıyla şu anda sinemalarda oynamakta olan Polanski’nin son filmiyle de gel-geç bir akrabalığı olduğu söylenebilir. ‘Acımasız Tanrı’da suya atılan cep telefonu özenle kurutulup yeniden kullanılıyorsa, ‘Nar’da içinde plastik bir balığın yüzdüğü kavanozda unutuluyor. İster düşünülmüş ister rastlansal, bu yarı komik ‘sınır ihlali’, “Telefonu nasıl suya atarsın!” infiali ve sonrasında gelen onu- orada- unutuş, ne ya da kim olduğunu bilmek- bilmemek- yarı bilmek- rüya içinde bilmek- sonra unutmak- sonra yeniden hatırlamak çevresinde gelişen ‘Nar’ın toplumsal hafıza kaybıyla malul Türkiye filmlerinin en ilginçlerinden biri olduğunu ‘hatırlatıyor’. Ki onlardan zaten pek fazla da yok.