Tarih bilinmezliklerle dolu

Panorama 1453 Fetih Müzesi'ni gördünüz mü? Mutlaka görmelisiniz.

Panorama 1453 Fetih Müzesi’ni gördünüz mü? Mutlaka görmelisiniz. Bu yaz sıcaklarında ve film yokluğunda şehirde keşfedilecek neredeyse tek gösteri. Müzenin web sitesinde denildiği gibi ‘Fetihten tam 555 yıl sonra ister II. Mehmet’in ordusunda bir asker, ister bağımsız bir gözlemci, ister yabancı bir gezgin olarak İstanbul’un fethine yeniden tanık olacak ve kente giriliş anını neredeyse aynen yaşayacaksınız’ ve iddia ediyorum, 15-20 dakikalığına ne ‘Inception’ arayacaksınız ne de bir türlü adam olamayan 3D filmlerini... Karanlık bir merdivenden yarım küre biçiminde bir odaya çıkacak ve gökyüzü mavisinin hakim olduğu, hem üzerinize çöken hem de dörtbir yanınızı saran manzaranın ‘önünüze düşen yerde Topkapı, solunuzda Edirnekapı, sağınızda Silivrikapı olduğunu’ farkedeceksiniz- tam müzenin bulunduğu nokta... Siteden devamla: “Çerçevesi ve sınırı olan bir resim ne kadar derinlik ve üç boyut duygusu uyandırırsa uyandırsın çerçevesini ve sınırını görebiliyorsanız, onun sizden uzakta asılı olduğunu anlarsınız. Ama (bu çalışmada) resmin bittiği yer diye birşey olmadığı için resme bakan kişi optik alışkanlıklarıyla eserin gerçek boyutlarını kavramayacaktır.”
Fetih Müzesi’nde biraz oyalanmalısınız. Olay gerçek şaşırtıcılığını zaman içinde belli ediyor. ‘Seyircinin ilk on saniye yaşayacağı şok’ (siteden), yani hafifçe üç boyutlu görünen, herbiri az çok birer karakter olan figürlerin etkileyiciliği, başınızın üzerindeki alevlerle aydınlanmış Salvador Dali bulutlarının uyandırdığı ‘vay be amma güzel boyamışlar’ hissi, kulaklara dolan at kişnemesi- kılıç şakırtısı- insan narası- mehter sesi etkisi hafifçe geçiyor, onun yerini panoramanın seyirciyi ‘inanmaya’ davet eden çocuksuluğu alıyor. Bu çocuksuluk, bir miktar etrafta koşuşturan çocuklardan, olayın tümündeki lunapark etkisinden, nice Karaoğlan-Cüneyt Arkın filmi anısından ileri gelse de aslında başka bir şeyden ileri geliyor.
Resim sanatına kendi başına pek itibar etmeyen, ‘ne kadar gerçeklik duygusu uyandırsa uyandırsın’ ancak böyle ucu bucağı kestirilmez bir panorama, bir panoptikon şeklinde sunulursa etkileyici olacağını düşünen, kökleri sinema öncesi seyirlik alışkanlıklarına kadar giden bir etkileme gayretinden... 21. yüzyılın teknik imkanları ve belediyenin tüm çabası tek bir şeye işaret ediyor; ‘inan, çünkü inanman için gereken her şeyi yaptık...’ Görsel sanatlar tarihinin resimden, illüzyondan, sinemadan geçip ‘Avatar’a varan sürecine tahammül yok burada. Hatta resim sanatıyla ilgili çeşitli çekincelere, tartışmalara da. Daha çok gelişkin bir lunaparkın ‘gördüğüne inanma’ çağrısı var.
Sitede denildiği gibi ‘resmin bittiği yer diye bir şey olmadığı için’ bunun resimden öte bir şey olduğunu düşünmek bile mümkün... Yıkık dökük surları gezip, fetihin nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye ne gerek var. Mazgaldan sinsice alevli yağ döken Bizanslı da burada, burçlardan düşen asker de, herbiri her gün sokakta göreceğiniz insanlara benzeyen serdengeçtiler, topçular, lağımcılar da. (O kadar ki, II. Mehmet’in hafiften Tarkan’a benzediğini de düşünebilirsiniz.) Bu etkileme gösterisinin belki en ironik tarafı (resimsel adalet!) manzaranın merkezindeki Fatih’in de çocukken resimler karalamış olduğunu bilmek; müzeden çıkış ya da iniş sırasında rastlayacağınız panoları es geçmeyin. Onlardan birinin üzerinde çocuk padişahın çizdiği adam kafaları, tuğrasını denemek üzere yaptığı karalamalar var. Bu mükemmel çizgi romanımsı karalamalardaki Penguen ya da Uykusuz tadını, karalamaların sahibinin daha sonra bir Rönesans ressamını sarayına davet ederek portresini yaptırdığını da düşünürseniz, Panorama 1453 gösterisinin baş kahramanının da resim sanatına bigane kalmadığını itiraf etmek gerekir. Acaba kendisi olsa ‘Avatar’la 19. Yüzyıl dioramaları, Dali ile Suat Yalaz arası bu görkemli çabaya ne derdi? Yoksa kalkar Istanbul Modern’e mi giderdi? Yoksa gitmez miydi? Tarih bilinmezliklerle dolu.