Tatlı-ekşi listeler...

Sinemada bu seneki hayal kırıklıkları arasında benim için ilk sıralarda 'Kosmos'dan sonra kendine ait kitabi ve resimsel bir dünya, esaslı bir fantasmagora kuracağı konusunda ümitlendiğim Reha Erdem'in 'Şarkı Söyleyen Kadınlar'ı var. En beğendiğim filmlerin ilk sırasında ise cuma gösterime girecek, 'İnsanları Seyreden Güvercin' bulunuyor.
Tatlı-ekşi listeler...

Reha Erdem'in 'Şarkı Söyleyen Kadınlar'ı...

Sene sonu listeleri arasında favorim her sene senenin ‘5 Hayal kırıklığı’nı soran Ekşi Sinema'nınki; daha doğrusu sinema yazarı Kaan Karsan’ınki demeliyim. ‘Hayal kırıklıklarını’ listeleme işi onun aklına gelmiş… Bu seneki hayal kırıklıkları benim için farklı farklı. ‘Kosmos’dan sonra kendine ait kitabi ve resimsel bir dünya, esaslı bir fantasmagora kuracağı konusunda ümitlendiğim Reha Erdem’in ‘Şarkı Söyleyen Kadınlar’ı mesela. Kafası karışık olmaktan öte bir ülke varsa o da hayal gücünün karışık ve kararsız olması anlaşılan.

Hayal gücünün bir çeşit aşure değil, kendine göre bir iç düzene sahip olması gerektiğini düşündüren Reha Erdem filmi dışında, hayal kırıklıklarım arasında ne hikaye anlatacağına karar veremeyince saçını sarıya boyayıp kendini ve cinsel fantezilerini işe katmanın bir çıkar yol olduğunu düşünen Xavier Dolan’ın ‘Tom Çiftlikte’si var. (Ama Dolan’ın henüz gösterime girmeyen filmi ‘Mommy’ herhalde gelecek seneki favoriler listemin başlarında yer alacak.) ‘Annemin Şarkıları’ da hayal kırıklıklarım arasında; şarkıların, seslerin, türkülerin vb. izini sürmenin metaforik değerine fazlaca yaslanan genç Kürt yönetmenlerin kotayı artık doldurduklarını düşünüyorum. (Bu alanda olgun bir örnek olan ‘Babamın Sesi’ni dışta tutarsak.) Üstelik ‘Annemin Şarkıları’, filmin kendisi farkında mı bilmem, aslında şehirli olma sürecinde genç bir Kürt erkeğinin portresini çiziyor. Anonim bir portre bu; yerleşik olma arayışı, anneyle ne yapacağını bilememek, meslek-özel hayat karşıtlığı gibi ‘şehirli’ problemler bu sorunlarla yüzleşmeye çalışan Beyaz Türk yönetmenlerin hikayelerinde de çok benzer biçimlerde kendilerini ortaya koyuyorlar. Bu konulardan biri de demans ya da Alzheimer gibi ‘yeni’ hastalıklar; bu bağlamda ‘Unutursam Fısılda’ da mesela hayal kırıklıklarım arasında, bunlardan bir melodram çıkarmaya yeltendiği için değil, filmin kendisi ‘hatıra, hatırlama’ işinin suyunu çıkardığı için! Kaan’ın neden üç en iyi yerli film sorduğunu bilmiyorum, galiba 3’ün büyüsünden medet umuyor.

Bu cuma vizyona girecek olan İnsanları Seyreden Güvercin...

Bunlar arasında kuşkusuz senenin en ilgi çekici denemesi olan ‘Köksüz’ var. ‘Köksüz’ geleceği beklenmeyen ya da kestirilemeyen bir film oldu. Kimse genç bir kadın yönetmenin aileyle ilgili bu kadar keskin ve hakkaniyetli bir ‘ameliyata’ kalkışacağını beklemiyordu. Bu ameliyat sonucunda sorumluluğun aile bireylerine eşit biçimde dağıtılması ve kurumun ta kendisinin bir ‘sinir harbi’ ya da ‘duygusal yük’ olarak tanımlanması da bayağı yeni birşeydi. ‘Mavi Dalga’ ise, orta sınıfların sadece İstanbul/ Ankara/ İzmir’de tezahür etmediğini, aslında bütün Türkiye’yi kaplayan aynı alışkanlıklara, değerlere sahip, hayattan benzer şeyler bekleyen bir ortasınıf olduğunu göstermesi ve bunun özellikle de genç kuşaklarda nasıl tezahür ettiğine bakmasıyla ilginçti her şeyden önce. (Yanısıra bu ‘taşralı’ ama ‘şehirli’ orta sınıfların yakın dönem Türkiyesinde nasıl bir görünüm alacaklarını da düşündürüyordu; Yeni Türkiye’nin önereceği orta sınıflarla bu varolanlar nasıl birbirinin içine girecek ve tümü nasıl bir görünüm alacak, mesela.) Şiirsel anları da olan bir ‘Bir Genç Kız Yetişiyor’ portresi de çekiciydi.

‘Ben O Değilim’ ise, Tayfun Pirselimoğlu’nun şehirle, şehrin kenarlarıyla ilgili yarı şiirsel yarı fantezist hikayelerden oluşan üçlemesinin en iyisiydi. Şehrin hızla gökdelenleşen ama bir yandan da hala bir çeşit gecekondu ruhunu (belki de daha da çok) benimseyen ‘kenarları’nda neler oluyor? Filmin meselelerinden biri buydu ve Pirselimoğlu, ‘Vertigo’ya benzeyen bir olay örgüsü içinde oralarda sır, esrar ve metafizik buluyordu. Onun filmlerini görsel olgunluğu için övmek malum-u ilam sayılır ama tekrar hatırlatmak da yerinde olabilir. Türkiye’de şöyle bir durum da var; sanatın diğer alanlarıyla ilgili olanlar yukarıdaki filmlerin büyük kısmını ilgi alanlarına katmayabiliyorlar. (Aynı şey sinema için de tersinden geçerli tabii, sinema da onlarla pek ilgili değil.) Bir filmin daha genel bir ilgi alanına girmesi genellikle yabancı bir ödül alması ya da sansür vb. gibi sansasyonel sayılabilecek durumlar yüzünden oluyor. Bu bakımdan ‘Kış Uykusu’ ya da ‘Sivas’ gibi filmlerin cephe-karşı cephe durumu yaratan varlıkları da filmlerin kendilerinden çok ödülleriyle igili diye düşünüyorum. Genel bir ‘neymiş görelim’ duygusu içinde bu filmlere yaklaşılınca filmler aslında daha çok birer ‘olay’ olan varlıklarıyla ele alınıyorlar ve gerçekten tartışılıyorlar mı, tartışılır.

Bu cepheleşme Türkiye’de belki her zaman vardı ama belki de artık daha da keskin, toplumsal zemin de böyle bir resim için elverişli. Her zamankinden çok ‘cepheleşilen’ bir dönemden geçiyoruz denebilir. Bu arada senenin en beğendiğim 10 filmini sayıp listeciliğe saygılar sunarak bitireyim;

1. Aslında bu Cuma gösterime girecek, dolayısıyla seneyi kuyruğundan yakalayacak olan ‘İnsanları Seyreden Güvercin’, 2. Amerikan sinemasının halihazırdaki en ilginç auteur’ünün son filmi ‘Kayıp Kız’, 3. İranlı yönetmenin insanla ilgili temel bir hikayeyi genele yayabilen ‘Geçmiş’i, 4. Romen yönetmenin aynı şeyi ısrarla yerel meselesinin içinde kalarak yapan filmi ‘Çocuk Pozu’ 5. Amerikalı yönetmenin Dostoyevski ve Kafka’yı hala yepyeni gözlerle görebilen filmi ‘Öteki’ 6. Amerikalı başka bir yönetmenin ‘tekil ve tuhaf’ olanı genele ve bütüne başarıyla tercüme ettiği ‘Frank’, 7. bir Fransız kadın yönetmenin garip bir bağımlılık hikayesine inatla sadık kaldığı ‘Esaretin Zayıflığı’ 8. Amerikalı ünlü biraderlerin genel eğilimin tersine bir ‘başaramayış’ öyküsünden parlak bir hikaye çıkardıkları ‘Sen Şarkılarını Söyle’ . 9. Gene Amerikalı bir yönetmenin ‘ne olursa olsun başarmak’ penceresinden bakarak kara filme format attırdığı ‘Gece Vurgunu’ ve 10. belki de sırf eğlencesi ve ışıltısı için, bir miktar çocuksu da olsa ‘Büyük Budapeşte Oteli’!