TOKİ'leşmek Ya da TOKİ'leşmek

'Elena' büyük şehirlerdeki gerilimin önemli bir kaynağının 'Tokileşme' olduğuna işaret ediyor

‘Bahse Var mısın?’ sinemaya giden herkesin ara sıra bir nefes almak için görmek istediği iyi yapılmış, güzel, eğlendirici ticari filmlerden biri gibi duruyor. Stephen Frears’in her biri birbirinden farklı ama ilginç hikâyeler anlatma konusunda Michael Winterbottom’umsu bir yeteneği var(dı). Filmin formülü de Frears’in en iyi filmlerinden birinin, Jim Thompson uyarlaması ‘The Grifters/ Yasak İlişkiler’in komedi-polisiye versiyonu gibi. (Yeri gelmişken, Winterbottom’un irkiltici Thompson uyarlaması ‘İçimdeki Katil’i görecek miyiz acaba bir ara?) Gerçi, film başladıktan bir süre sonra Jim Thompson’dan vazgeçip orta karar bir Elmore Leonard’a da (‘Get Shorty’?) razı olacak oluyoruz.

Ama Bruce Willis’in her role kattığı tada, diğer rollerdeki oyunculara rağmen ‘Bahse Var mısın?’ hikâyenin kahramanı genç kız gibi oradan oraya savruluyor ama hiçbir yere gitmiyor. Sadece filmin geçtiği sıcak yerlerin hissini vermek için kullanılan pembemsi-turuncumsu renk skalası bizi oyalıyor ama bir yönetmen de sadece buna bel bağlamamalı. Uzun bir süre sonra vizyona girebilen Çiğdem Vitrinel’in ilk filmi ‘Geriye Kalan’ da bir çeşit gerilim-polisiye; o da tam tersine soldurulmuş, adeta grileştirilmiş bir renk skalasından medet umuyor. Fakat bu çaba da tıpkı Frears’in filminde olduğu gibi, filmdeki karakterler amaçlanan ‘gri’lik ya da ‘pembe’liğe uygun gelişmedikçe renkle oynama işinin dekoratif olmaktan ileri gitmediğini düşündürüyor. ‘Geriye Kalan’ın muradı bir yasal eş/öteki kadın hikâyesini değişik açıdan, öteki kadının ya da daha doğrusu iki kadın arasında gelişen ilişki açısından anlatmak. Güzel toplumsal çevre saptamaları (bir davet sahnesi),
karakterlerin tekinsizce gerildiği sahneler, hangi çevrede olursa olsun erkeğin kadına sahip olduğu bir şeymiş gibi davrandığını vurgulayan sevimsiz ve etkileyici bir kavga sahnesi var filmde. Ama ‘Geriye Kalan’, sonunda bir Amerikan polisiyesi gibi ‘davranmaktan’ kendini alamıyor, bir lastik eldiven/kusursuz plan/küvet gereksizliğinde ufalanıp gidiyor.

Gerginlik yaratma konusundaki başarısını, gerginliğin sebeplerine ve ortamlarına daha derin, daha sıkıca bağlayabilse farklı, Chabrol’ümsü bir deneme olacak olma fırsatını kaçırıyor böylece. Haftanın en iyi filmi olan Rus filmi ‘Elena’ ise, hem de beklenmedik bir yönetmen elinden çıkma olduğu halde, tam bunu başarıyor. Andrei Zvyagintsev, önceki filmlerinde kesif bir sembolizmle Tarkovskivari kıssalı hikâyeler (‘Dönüş’) anlatmıştı. ‘Elena’da da kendini alamayıp beyaz bir at kondurmuş sonlara doğru; ama onun dışında günümüz Moskova’sındaki varlıklı bir doktorla onun bakıcıdan çok farklı olmayan eski hemşire karısı arasındaki ilişkide günümüz Rusya’sına dair gözlemler yapma fırsatı bulmuş. Eski düzenin güçlülerinin yeni düzenin güçlüleri olarak yeniden belirdiklerini, şu ya da bu biçimde arada kalanların kendi çıkarlarının uzağına düşmeyen biçimde davranmaktan başka bir şey yapmayacaklarını, iş alışverişe gelince ruh asaleti ya da vicdan gibi kavramların bir tereddüt kadar değeri olduğunu ayrıntılı bir gündelik hayat takipçiliğiyle anlatıyor.

‘Elena’ da Philip Glass’ın müziğini, oyuncularını, konusuna uygun şık sinematografisini, acelesiz, ayrıntı düşkünü gerilimini en son ana kadar işe yaratan (biraz ağır, biraz Rus) bir polisiye. Ama ‘Elena’nın buluşu toplumsal farklılaşmayı ‘mutenalığa karşı TOKİ’leştirme’ denebilecek eksen üzerinden anlatması; günümüz şehirlerindeki ceberrut, ayrılaştırıcı, birörnek yaşama düzenlerinin nasıl bir toplumsal ruha yol açtığına bakması. ‘Geriye Kalan’ olayları zengin semt- orta halli semt üzerinden kuradursun, ‘Elena’ büyük şehirlerdeki gerilimin önemli bir kaynağının ‘TOKİ’leşme’ olduğuna işaret ediyor. Bakalım bizim gerçek anlamda ‘ilk TOKİ filmimiz’i kim yapacak?