'Tüller benden iskemleler onlardan'

"Sanat eseri kusursuzlaştırılmış mekanik bir üretim değildir; teknik yaratıcı niyeti ezmemeli." Arter'deki muazzam Füsun Onur sergisi 'Aynanın İçinden'in görmemizi sağladığı şey, Onur'un bu sözlerine sadık kalmış olması.
'Tüller benden iskemleler onlardan'

Önce malzeme; kumaş, dantel, tahta, demir, plastik, ipek, tül, demir, ayna, gölge, strafor, tual, boya, fotoğraf, küçük biblolar, mobilya parçaları, tel, küçük çanlar, mandal, tabure… Füsun Onur, daha genç bir sanatçıyken, Amerika’da yazdığı master tezinde “Sanat eseri kusursuzlaştırılmış mekanik bir üretim değildir; teknik hiçbir zaman yaratıcı niyeti ezmemelidir” demişti. “Yineleme, sanatta birleştirici bir ögedir. Belli kısıtlamalar getirmesine rağmen; çünkü sıkıcı olabilir. Ama değişik malzemeler arasında yineleme sanat eserine bir oyunsuluk verir.”

Arter’de açılan muazzam Füsun Onur retrospektifi ‘Aynanın İçinden’in görmemizi sağladığı şey, Füsun Onur’un bu sözlerine her zaman sadık kalmış olması. Onun hiçbir yapıtı kusursuzlaştırılmış bir üretim değildir. Tam tersi, işleri bir bütünün şuraya buraya dağılmış parçaları gibidirler. Bu küçük bir bebek evinden arta kalmış gibi duran kumaş parçaları, şu hiçbir yere gitmeyen merdivenler, bir bebeğin kopuk bacaklarını taşıyan sehpa, eyer gibi bir eğimin oluşturduğu masal topografisi üzerindeki şaşkın zebra; hepsi büyük bir masaldan kopmuş, bir merkezkaç kuvvete uyarak dörtbir yana saçılmış fragmanlardır.

Bu her şeyi kenarlara doğru savuran güç önemli; çünkü Füsun Onur’daki bütün o dantel ve kurdela, nakış ve kedi, kumaş ve ahşap mobilya seyredende durağan bir geçmişe özlem vb. duygusuna yol açmazlar. Bazı işlerini yeniden üretse de, en eskileri hala ilk biçimiyle saklayan Füsun Onur açısından onların tozlu, kirli ve eski olmalarında da sakınca yoktur. Son sergide, üç dört kuşaktır yenilediği, tüllere sarılmış büro iskemlelerinin ilk versiyondan epeyce farklı olduğunu söyleyince, gülerek şöyle dedi: “Tüller benden, iskemleler onlardan!” Bu iş bir anlamda kuşaklarca - kurumsal - iskemlenin bir şeye tanıklığı gibidir.

Bu merkezkaç kuvvet önemlidir, çünkü ’değişik malzemeler arasındaki yineleme’den doğan ve ‘genişletilebilen’ Füsun Onur ‘oyun’u, bir gövdenin parçaları gibi savrulmuş fragmanların zihni harekete geçirme şiddetinden ileri gelir. Oyuncak bebek ve onun gövdesi belki de Füsun Onur sözkonusu olduğunda kullanışlı bir metafor; ilk bebeklerinin üzerindeki ‘Made in Germany’ yazısını Almanya ile bağdaştıran ve sonra da Almanya’nın zihnindeki yansımalarını bebek yüzlerinden meydana gelmiş ikon-kundak, kendi bebeklik portresi ve asker çizmeleriyle sözcüğün düz anlamıyla ‘birbirine bağlayarak’ bir iş yapan Onur için bebek gövdesi ve onun çağrışımları daha büyük bir şeye işaret eder denebilir. Bebek bedeninde en ‘kompakt’ ifadesini bulan bütün bu parça-bütün oyununun aktörlerinin çağrışım güçleri neden bu kadar güçlüdür?

Bazıları kendi kendilerinin hayaleti, anısı ya da izi gibidirler. Şu hardal rengi kumaşa sarılı koltuk, tel parçalarına ilişmiş/sığınmış püskül parçaları bize sadece ‘eskil’ bir şeyi mi hatırlatırlar? Öyle olsa, ‘eski plakta çalan Tamburi Cemil Bey’ dinlemiş gibi olurduk. Ama öyle değildir bu parçalar, daha çok kaybolmuş bir dilin esrarengiz parçaları gibi işlerler. Füsun Onur’u seyrederken hep Sevim Burak’ı ve yazıda yaptığı dili ve sözdizimini parçalama, parçaları dört bir yana savurma işini hatırlamadan edemem. Evet, bu parçaların, Burak’ın Zembul’u, Everest My Lord’u gibi çok kültürlü bir şehirliliğe, atlas kutuda adının izi kalan İstanbul’a atıfta bulunduğu doğru, bunu söylemek gerekir. Ama sadece bu değil; daha çok, bazılarımıza benzersiz biçimde masalsı, bazılarımıza halüsinatif, bazılarımıza demonik ve karanlık gelebilecek bir sekseğin, bir ‘bilmece bildirmece dil üstünde kaydırmaca’nın içindeyizdir. ‘İnsan gerçekliği’nin ritminin ‘genişletilmiş oyun’unkine, ‘hayat’ dediğimiz şeyin parçaları dört bir yana savrulmuş bir ‘dil’e özdeş olduğu bir alanda.
Füsün Onur bu alanda yıllardır, ilk günkü umursamazlığı (etrafa bakmıyor, başkaları seyrediyor mu diye) ve samimiyetiyle (bu oyun onun için hayatla eşit sanki) işlerini yapıyor. Bize hala yepyeni, taptaze, çok genç, daha dün keşfetmişiz gibi gelmesinin nedeni bu. Çok yaşasın!