Vazgeçişler, vazgeçişler...

'Jobs', 'Apple fenomeni' hakkında, Apple dükkânlarının özenilmiş sadeliği kadar bile bir fikir vermiyor.

Bu filmi görmemiş miydik? Hayır, o Zuckerberg ile ilgili olandı ve daha iyi bir filmdi. Google’la ilgili olan? O komediydi, sayılmaz. Bu, Steve Jobs ve Apple hikâyesi. Çıplak ayakla kampüste dolaşan Aston Kutcher’le Zuckerberg’in plastik terliklerini karıştırmış olmalıyım. Eh, bu film de Zuckerberg hikâyesi gibi bir kampüs egzantriğinin ileride büyük işler yapacağını ya da ileride büyük işler yapmak için bir kampüs egzantriği olmanın şart olduğunu anlatıyor. Gelgelelim, ‘statükoyla derdi olmak’ da az çok orada bitiyor. Hindistan’a gitmek, LSD almak, ikisinden biri sırasında her şeyde minimal olma fikrini yakalamak ‘fikri’, ‘Jobs’un açılışında o kadar klişe biçimde ‘işleniyor’ ki, insan böyle filmler hâlâ yapılıyor mu diye hayret ediyor. (Buna müteveffa Jobs’un aslında Kutchner’den çok Steve Martin’e benzemesi keyfiyetini eklemeli.)

Kampüs günleri bitip de Kutchner kaşlarını çatıp çevreye yoğun bakışlar yollayan bir kontrol manyağı haline gelince film ilginçleşiyor, biraz psikopat filmi havasına bürünüyor; ‘dehanın problemleri var!’ (Ya da, o da bir egomanyak.) Uzatmayalım, ‘Jobs’un asıl meselesi, Wall Street takım elbiselilerinin Silicon Valley çıplak ayaklılarına nasıl çelme takmaya çalıştıkları… Dermot Mulroney ve Matthew Modine takım elbiseli rollerinde parlıyorlar, çünkü filmlerden o tiplere alışığız. Çünkü Amerika’yı hâlâ Wall Street yönetiyor ve Silicon Valley çocuklarının buluşları paraya döndürülmek zorunda. Zurnanın zırt dediği nokta, Silicon Valley çocuklarının temelde bununla derdi olmaması, hatta bunu
istemeleri… (‘Büyüyorum, büyüdüm’ vb.; Jobs-Kutcher’in söyleminde problem böyle özetleniyor.)

Ama yeni fikirlerin ardındaki özgürlük vaadinin tam da o noktada sönmeye başladığını umursamıyor film. Daha çok şirket toplantılarında kimin kimi alt ettiğiyle, uzunca bir CEO’lar güreşiyle ilgileniyor. ‘Halk için, halkla birlikte’ aygıt Apple Macintosh’un geleceğini garantileyen Jobs-Kutchner, sinemaya ait bile olmayan ilkel bir trükle, ‘ondan sonra şunu yaptı bunu yaptı’ yazısıyla filmden uğurlanıyor. Demode bir mucit filmi ‘Jobs’; eskiyen dostluklar, ayrılan yollar, egzantrik karakterlerle süslü ve 70’ler ıvır zıvırı görmek için de ideal. Doğruya doğru, ben de bu satırları bir Mac’te yazıyorum, ama bu film ‘Apple fenomeni’ hakkında, Apple dükkânlarının özenilmiş sadeliği ve adeta ‘tüketim bandını’ stilize eden estetiği kadar bile bir fikir vermiyor.

Yarın başlayacak olan ‘Geçmişin Sırları’ ise Türkçe adı kadar demode değil, zaten asıl adı ‘Arkadaşını Söyle…’ gibi bir şey. Bu film de esasen bir kampüs fenomeniyle ilgileniyor, kapitalizm karşıtı radikal Amerikan Weather Underground hareketinin ‘yıllar sonraki’ kaderi... Film, hareketin belli başlı tutumlarını kristalize eden karakterlerle az çok ‘tip’ler üzerinden ilerliyorsa da, Amerikan vicdanlılarının en iyilerini, Sarandon’u, Nolte’yi, hatta Sam Elliot’u, Chris Cooper’i konuya omuz verirken görmek güzel. Shia la Boeuf’ü saçma olmayan bir rolde görmek, güzel Brit Marling’i sadece görmek de…

Mamafih, filmdeki tek gerçek radikal pozisyonu alan karakter bir İngiliz oyuncu, Julie Christie tarafından canlandırılıyor. (Amerikalılar el sürmemiş olacaklar.) Redford-Christie kutupları arasında ilerleyen ‘vazgeçmek-vazgeçmemek’ hattının arkasındaki berbat fikir, ‘yaşlan, sorumlulukların olsun, sen de anlarsın’. (Jobs’un ‘büyümek’ fikri bir nevi.) Bu film de dev bir vazgeçişle bitiyor. Ama artık şaşmıyorum. Bu tür Amerikan filmlerindeki numarayı keşfettim galiba: “Sondaki ‘vazgeçiş virajı’nı almadan evvel, konunun lehinde konuşabileceğin kadar konuş, gösterebileceğin kadar göster, olabileceğin kadar taraf ol! Senin de, seyircinin de yanına kâr kalsın.” Belki de en baskıcı siyasi rejim altında iş gören sinema olan Hollywood’da bu numara bir mecburiyet.