'Ve, Oscarlar'

Sene sonu listelerini pek sevmem ama bu yıl özel istek üzerine, en iyi on film ve beş hayal kırıklığı listesi yaptım. Gelecek haftaya da Türk sinemasına bakacağız.

Sene sonu listeleri alışkanlığım yok, mecbur kaldığımda da pek sevmem. Ta ki bu sene ekşisinema’dan Kaan Karsan, ‘senenin en iyi on filmi’, ‘en iyi üç Türk filmi’ ve ‘beş hayal kırıklığı’ listeleri isteyinceye kadar. Gerçekten de, kadim ‘en iyi 10 film’ bir yana, Türk filmlerini üç filmle kısıtlamak yeter de artar. ‘Beş hayal kırıklığı’ da, insanın nefis bir yemekten bir çatal ucu alması kadar lezzetli. Yemediğinizin düşüncesi yediğinizden daha lezzetli! Bu sayılar âleminde ‘Yedi Psikopat’ı listemin tepesine yerleşti. Sinemayı hâlâ içinde zekice oyunlar oynanacak metinsel bir bütün ve/ayrıca tanıdık bir mahalle gibi görebilmek, üstelik seyirciyi de işe katmak bugünlerde pek az sinemacının gereğince başarabildiği iş.

2 numaraya ‘Frances Ha’yı koymadan edemedim. Artistik New Yorkluların dertleri sandıkları kadar ilginç değildir ama filmin hikâyesini karakterin duygu durumlarına göre kabarıp alçalan bir dalga olarak kullanabilmesi yepyeni birşeydi. 3 numaradaki afili ‘Stoker/Lanetli Kan’ı, özellikle de ‘Old Boy’ yönetmeni Batı’ya gittiğinde sefil olmadığı, “Buyurunuz, Gotiğiniz, geriliminiz, polisiyeniz bende böyle tezahür eder” dediği için hayranlık verici buldum. 4 numarada ‘La Vie d’Adele/Mavi En Sıcak Renktir’; film, aşk ve acısı hakkındaki her şeyi tersköşe bir pozisyondan, herkese, mükemmelen anlatabildiği için. Gerçi sırf bu iddia filmi ikinci kere seyretmeye davet etmeyebilir. Buna ancak bir kere tanık olunabilir.

5 numaradaki ‘Blue Jasmine/Mavi Yasemin’i zevkle ikinci kere gördümse aslında Cate Blanchett yüzünden. Ama, Woody Allen’ın ‘Maç Sayısı’ tipi sosyal gerçekçilik ataklarından birinin altından başarıyla kalkmış olduğu da gerçek. Hele o kötü şehir komedilerinden sonra. (Senenin geri planda kalan Woody Allen’ı ‘Uzun Boylu Esmer Adam’ı es geçmeyelim.) Hikâyeleştirilmiş her ‘gerçek’ parçası elbette temelde kesilmiş-biçilmiş bir şey ama 6 numaradaki ‘Looking for Sugarman/Bir Şarkının Peşinde’, seyirci olarak ‘gerçek’ ihtiyacımı yeterince tatmin etti. Sürüyle uydurulmuş hikâyenin ‘uyduruk’luğuna maruz kaldıktan sonra böyle bir şey özlüyorsunuz ve bu konuda iyi bir belgeselden iyisi de yok. 7 numaradaki ‘Holy Motors/Kutsal Motorlar’ı klasik Fransız farfaralığına, Paris gibi çiğnenmiş bir konuya beklenmedik bir kıvam katması, başroldeki oyuncunun kendini sonsuz yoğrulabilir bir ‘malzeme’ olarak sunuşu yüzünden beğendim. (9 numaramdaki Gondry’nin ‘Günlerin Köpüğü’ de ‘Kutsal Motorlar’ kadar olmasa da aynı familyadan, biraz hakkı yenmiş bir film.)

8 numaradaki ‘Pieta/Acı’ (ve ‘Moebius’) karşısında gerçekten sus-pusum. Koreli yönetmenin Yunan tragedyasından Freud’a kadim Yahudi-Hıristiyan temalarını (ensest, hayırsız oğul, suç ve ceza vb.) alıp eski bir pantolonu silkeler gibi silkeleyişi, ‘maharet gösterisi’ dediğimiz şeyin âlâsı. Senenin en görünmez fimlerinden biri de küçük bir belgeseldi, 10 numaramdaki ‘Identity Thief/ Kimlik Hırsızı’. ‘Hayat kurgudan gariptir’ minvalindeki bu belgesel, ait olma arzusunun varabileceği aşırılık üzerineydi ki, belki en garibi de buydu.

Beş hayal kırıklığımın başında Terence Malick’in ‘To the Wonder/Aşkın İzleri’ var. ‘Ulvilik’ fikrini cilalaya cilalaya bir hatıralık eşya kıvamına getiren film, büyük bir yönetmenin fazla ciddiye alınışının ve sonuçta kendi kendini ciddiye alışının vahim sonuçlarının kanıtı. ‘Gravity/ Yerçekimi’, uzayı Teksas’ta bir bar kadar dar ve Amerikan malı bir şey haline getirmesiyle basit, Clooney- Bullock gevezeliğiyle yorucuydu. Baz Luhrmann’ın ‘Muhteşem Gatsby’siyse çok pahalı ama sıkıcı bir partiydi. İçki su gibi akıyordu ama ev sahibiyle başoyuncuyu tebrik etmek zorunda kalmamak için köşe bucak kaçıyordunuz. Doğrusunu isterseniz, son iki hayal kırıklığımı hatırlamıyorum bile… Gelecek hafta Türk Oscar’ları.