Vicdan, basitçe...

'Bir Ayrılık' filmi,'sorunlarımızla nasıl başa çıkmalıyız' tipi Batılı bir kriz yönetimi hikayesi de değil.

Simin, Nadir’den ayrılmak, kızını da alarak İran’dan başka bir yerde yaşamak istiyor. Nadir, İran’dan dışarı çıkmak istemiyor, istese bile şu ara giderek kötüleşen alzheimer’lı babasına bakmak zorunda. Temreh, annesi ile babasının ayrılmasını istemiyor. Nadir’in babasına bakıcı olarak tuttuğu Raziye, sinirli kocasından gizli, hergün uzak bir yoldan gelmek ve dini açıdan rahat etmese de yaşlı bir erkeğe bakıcılık etmek zorunda. Raziye’nin kocası sinirli, çünkü işsiz ve bu toplumda da sınıf dengelerinin her şeyi belirlediği gerçeğiyle yaşamak zorunda. Simin’in kararları var. Nadir’in mecburiyetleri var. Temreh’in ergenliği var. Raziye’nin vicdanı var. Hodjat’ın hoyratlığı var.
Herbiri, kendilerine itiraf etmeseler de, gündelik hayatın onlara çizdiği kafes içinde küçük kaçış yolları buldular mı onlardan yararlanmaktan çekinmiyorlar. Bu yüksek hayalleri olmadığı anlamına gelmiyor. Onları evlerde ve sokaklarda, yakalarını bırakmayacak kadar yakından izleyen kamera hiçbirini bu yüzden yargılamıyor da onaylamıyor da. Çünkü, ister yakın, ister uzak ya da görünürde uzak ama aniden burnunuzun dibinde bitiveren insani ilişkiler çerçevesinde ‘olup bitenler’ değil, kurduğumuz bağlantılar, bağlanmalar ve onlarla ne kadar başa çıkabildiğimiz önemli. Ama gizli duygusallığına daha çok yakışan orijinal ismiyle ‘Nadir’le Simin, Bir Ayrılık’ filmi, ‘sorunlarımızla nasıl başa çıkmalıyız’ tipi Batılı bir kriz yönetimi hikayesi de değil. ‘Ben nasıl düzelebilirim’ derdindeki kahramanların hikayesi yerine günbegün komşularıyla, anababalarıyla, iş arkadaşlarıyla, düşmanlarıyla yüzyüze gelmek zorunda olanların hikayesi. Sadece ‘bizim’ sandığımız sorunlar aslında ‘bizim ve başkaları’nın sorunları çünkü. Tahran’da sokaklar çok düzenli görünmüyor, devlet daireleri kalabalık, trafik kötü; ‘çağdaş’ dünyanın bütün ezici mecburiyetleri bu toplumda da var. Ama burada canlı bir şey de var; memnuniyetsizlik, ama memnuniyetsizliğe ilaveten bir ortaklaşa arayışı. Ne olacaksa burada olacak. ‘Simin ve Nadir, Bir Ayrılık’ın belki en güzel yanı bu. ‘Burada’ ve ‘şimdi’ varolan insanlara ilişkin bir ‘burada’ ve ‘şimdi’ duygusu yaratabilmesi. Film bitiyor, perdeye bakakalıyorsunuz. Doğası itibariyle mamul (yalan diyelim hatta) bir şey olan sinemanın varabileceği ender bir sahicilik duygusu.

* * *
Fransız filmi ‘Tanrılar ve İnsanlar’ ise İslami terörün gündelik hayatı belirlediği bir Müslüman ülkesinde kalmakta direnen bir grup Hıristiyan rahibin hikayesi. Ülkeyi terk edebilirler hatta terk etmeliler fakat terk etmiyorlar. Burada seçim insanlardan çok Tanrı’nın belirlediği saikler çerçevesinde. Rahiplere her ne kadar iyi insanlar olsalar da Batı kolonyalizminin dışavurumu oldukları kibarca hatırlatılıyor, filmin sonundaki vicdan muhasebesinde Başrahip Christian bunu kabul de ediyor; ama ulvi bir karar vermiş bir grup onlar.
Vicdan anahtar kelime burada belki de. Raziye’nin kişisel, gündelik vicdanının insaniliğiyle, Rahip Christian’ın vicdanının ardında yükselen kurumsallık arasındaki siklet farkı. Vicdan kişisel olmadı mı, biraz ağır ve heybetli olabiliyor. İnsanlar değil, arkalarındaki kurum görünür oluyor. (Ki bu da onları, hepsini eziyor.)

‘Tanrılar ve İnsanlar’daki en güzel sahne, rahiplerin manastırın doktoru Rahip Luc’un kasetçalara koyuverdiği ‘Kuğu Gölü’ eşliğinde şarap içişleri. Çaykovksi’nin ünlü bestesi beklenmedik biçimde ulvi çınlamakla kalmıyor, doğasındaki teatralliği de tatlı tatlı salıveriyor ortama. Masanın çevresini saran rahip grubu, şarabın da etkisiyle, durumun ulviliğine olduğu kadar teatralliğine de gömülüyorlar. (Birçok bakımdan ‘Siyah Kuğu’yu sollayacak bir sahne, ayrıca tartışmaya değer!) Ama film bu ender içgörü anına dokunup geçiyor sadece. Vicdanı ‘insanlar ve Tanrı’ arasındaki bir meseledense ‘insanlar ve insanlar’ arasındaki bir mesele olarak ‘okuduğu’ için Raziye’nin sonsuz çaresizliğinin problematiğini Lambert Wilson’un şahane profiline tercih ediyorum şahsen.

.