Yıldız Tilbe darbesi

Devlet erkanından hiç kimsenin onu bir resepsiyona davet etmeyeceğini, buna cesaret edilse bile orada nasıl davranacağını kestiremeyeceğimizi 'bilirdik'. Fakat bu sağı solu belli olmama halinin öteki yüzünün Hitler'li korkunç cümle olacağını 'bilemezdik'.
Yıldız Tilbe darbesi

Yıldız Tilbe hakkında yazmak gerekiyor. Geçtiğimiz hafta Hitlerli cümlesiyle birçokları gibi beni de ‘yıktı’ Yıldız Tilbe.

Yıldız Tilbe, birçoğumuz gibi beni de etkilemişti, onu ve temsil ettiği şeyi severdim; kendine özgü mizah duygusunu, tuhaf cesaretini, efsane çıkışlarını, herhangi bir cephe ya da cenaha ait olmayan, kural tanımaz ‘halleri’ni...

Karin Karakaşlı, Yıldız Tilbe meselesi ile ilgili olarak kendini nasıl aldatılmış, kalbi kırılmış hissettiğine dair çok güzel bir yazı yazdı Agos’ta. Benim için de az çok öyle durum. Ama aldatılma duygusunun çeşitleri var; farkettim ki, ben Yıldız Tilbe’den bir ‘bütünlenme’ vaadinden çok bir ‘ayrışma’ vaadi almışım daha çok. Çoğunluktan ayrı durmayı, çoğunluğun artık göremez olduğu şeyleri ani bir parıltı eşliğinde görüvermeyi onun şahsıyla özdeşleştirmişim.

Oysa ‘Yıldız’ların ‘halleri’nde hep problemli bir yan olduğunu, parıltının aniden yön değiştirivereceğini ya da yakıvereceğini hesaba katmak gerek. Belki de aslında böyle olması gerektiği için; ‘yıldızlar’ esas olarak parıltı ile çalışan organizmalar oldukları için. Belki o alanda sağduyudan çok fevrilik, dilin ucuna geleni söylemek esas olduğu için. Geçmişte böyle hayalkırıklıklarının küçük çaplı olanlarını yaşamamış değildim, değildik; Bülent Ersoy’un cesur askerlik karşıtı çıkışlarının aniden statükocu cümleleriyle yer değiştirişini, ezel ebed aklı havada Ajda Pekkan’ın Toptaş’a ‘Gezi parkını düzenlediği için’ teşekkür edişini, daha geçtiğimiz hafta ‘Orhan Baba’dan tutun Zerrin Özer’e kadar herkesin Tayyip Erdoğan resepsiyonuna doluştuğunu hatırlayalım.

Ama Yıldız Tilbe sanki bunların ötesindeydi; devlet erkanından hiç kimsenin onu bir resepsiyona davet etmeyeceğini, buna cesaret edilse bile orada nasıl davranacağını kestiremeyeceğimizi ‘bilirdik’. Fakat bu sağı solu belli olmama halinin öteki yüzünün Hitler’li korkunç cümle olacağını ‘bilemezdik’, aklımıza bile gelmezdi. Çünkü, Yıldız Tilbe’ye ve onun temsil ettiği şeylere fazlasıyla bel bağlamıştık.

‘Karizma’nın her sahada basbayağı batıni bilimlerden biri olduğu günümüz Türkiye’sinde ( ‘o politikacı kötü ama karizmatik, şu iyi ama maalesef karizması yok’ vb.) karizma savaşlarının en kötü yenilgilerinden birine onunla uğradık. Gerçi, biz Yıldız Tilbe’ninkine karizmadan başka bir şey derdik (sözünü sakınmama, kendi bildiği taşları bildik gediklere oturtma, bir çeşit delilik belki), ve daha da önemlisi, şimdiye kadar yaptığı herşeyde deliliğin yanısıra bir haklılık, Tatlıses hadisesinde olduğu gibi bir ‘zor zamanda zerafet’, hatta bazen mahçubiyet vardı.

Neşet Ertaş’la verdiği ortak konserde, saatler süren bir Yıldız Tilbe hoplama zıplamasından sonra Ertaş’ın küskün biçimde sahneye geldiğini, Yıldız Tilbe’ninse birlikte söyleyebildikleri birkaç nefis türküden sonra çok içten biçimde üstadın elini öperek onun gönlünü (ve bizimkini de) aldığını hatırlıyorum. Sarfettiği şu cümlenin ardından nasıl kalp onaracağını ise kestiremiyorum. Ama kulaklarına inanamama duygusuyla birlikte, hemen olayın ardından ortalığı saran ‘kendini sanatçı sanan bu düşük insan’ bayağılığına da prim vermediğimi, veremeyeceğimi hissediyorum.

Yıldız Tilbe’nin bu tepkide gizlenen korkunçluğu harekete geçirmesi bile belki sarfettiği cümle kadar korkunç. Zaten Yıldız Tilbe bu cümle ile çeşitli korkunçlukları harekete geçirdi. Ortaya attığı uğursuz ateş topu, önyargılardan, akıl tutulmalarından, daha mahrem bir alanda, duygular bahsinde ise bir masumiyet ve haklılık suretinin ansızın hiç sevimli olmayan öteki yüzünü gösterebileceği hissinden oluşuyor.

Fena tokat. Bu fevriliğin anahtarı belki o çok da güzel söylediği ‘Çabuk Olalım Aşkım’ın adında gizlidir. Yıldız Tilbe gibi bir bünyenin belki durup düşünmeye sabrı yoktur. Ama sabırsızlığıyla düşüncesizce harekete geçirdiği ‘şey’ ve bunu yapma ‘kafa’sı hakkında onu bir zamanlar seven, birşeyi temsil ettiğini düşünenler epey bir düşünmeli. Yıldız Tilbe’yi yeniden eskisi gibi sevmek mümkün olacak mı, o ise epeyce zor bir soru.