'Yozgat Cool'

'Yozgat Blues' son zamanlar Türk sinemasındaki genelgeçer taşra tahayyülüne karşı zalim; onun da vakti gelmiş geçiyordu.

Gezici Festival, 19. senesini kutluyor. Ankara kökenli festival 19 yıldır, Anadolu’nun çeşitli kentlerine (arada sırada komşu ülkelere de) çalışkan bir karınca gibi Türk ve çeşitli ülke sinemalarının filmlerini götürüyor, gösteriyor, taşıyor. Son zamanlarda Filmekimi de onun izinden gitmeye başladı, o da iyi oldu. Öte yandan, Gezici Festival sayesinde biz sinemayla ilgili zevat da memleket görme fırsatı buluyoruz; Bursa, Artvin, Kars, Samsun, Sinop, İzmir, Diyarbakır, Gaziantep ... Bu ‘memleket görme’ işi biz büyükşehirliler için uzun süre biraz o meşhur ‘gitmesek de görmesek de orda … var uzakta’ işiydi, gerçekten öyleydi. Gezici Festival’e konukluk etmenin, en azından bana, büyük faydalarından biri memleketin başka şehirlerinin ille bir ‘İstanbul daüssılası’ ile yanıp tutuşmadıklarını, kendilerine özgü bir ‘cool’u önemsediklerini görmek oldu. Bazı şehirlerin sadece belediyeye ait mütevazı salonlarına karşın, kimi şehirlerin İstanbul’dakilerden de mükemmel AVM salonları, dahası bu salonları kendi imkânlarınca birer sinematek haline getirmeye çalışan yöneticileri olduğunu, kimi şehirlerin beklenmedik ölçüde mükemmel şehir müzelerine, bir zamanların Çınaraltı’sını hatırlatan entelektüel iklimlerine tanık olmak öğretici oldu.

‘Hisseden kıssa’, Türk sinemasında yeni bir ‘cool’ eda—‘Yozgat Blues’. Türk sinemasının son zamanlarda romantize ettiği taşra ile ‘işimdeyim gücümdeyim’ taşrası birbirlerinden farklılar. İkincisini birincisini umursamıyor sanki. İddialı belediyelerin abad ettiği caddelerle görkemliden de görkemli AVM’ler ülke çapındaki ‘korkulan’ birörnekleşmeyi en azından komik bir yarış haline sokuyorlar. Taşra büyük kenti umursamıyor ya da kendisi büyük kent olmaya çalışırken büyük kentin taşra hakkındaki hayalinden farklı bir şey oluyor. Önceki akşam, Samsun’da, resim kursu eğitmeni arkadaşımla belediyenin açtığı kurslara ev sahipliği eden müflis alışveriş merkezinin kapıları çiple açılan asansörüyle dokuzuncu kata çıkmış, kuşbakışı manzara seyrederken aklıma gelen tam da ‘Yozgat Blues’ oldu. Başka ne gelecekti ki? Giriş katındaki belediyenin Türk sanat müziği kursu maç var diye erken dağılmıştı. Hava karlıydı, herkes arabasına binip bir an önce evine, plazma televizyonlarının başına kurulmak istiyordu belli ki.

Mahmut Fazıl Coşkun’un benzer bir müzik kursunun ‘temsili’ ile açılan ‘Yozgat Blues’unun taşrası üç aşağı beş yukarı tam bu taşra. Hafif bir eğri gülümsemeyle anlatılan bu taşra hikâyesindeki üç (ya da küçük bir roldeki Nadir Sarıbacak’ı da kaçınılmaz olarak katacaksak, dört) kişi de ne romantik bir ‘ben sana mecburum’ havasında ne de kan revan içinde ‘yerellik’e bulanmış halde karşımıza çıkıyor. Hayalleri biraz matlaşmış orta yaşlı lokal şarkıcısı rolünde Ercan Kesal ve peruğunun mükemmel uyumu, fırsatçı demeye diliniz varmayacak derecede gündelik hayatla barışık bir ‘fırsat kollayıcı’ rolünde Ayça Damgacı ve ‘fönün kaça çektirildiği’ni garip ama inandırıcı biçimde düstur edinmiş kadın kuaförü Tansu Biçer arasında gelişen hikâyede görünürde pek bir şey olmuyor. Ya da olan neyse, son derece usulca, alttan alta oluyor.

Kesin olan tek şey, son yıllar Türk sinemasındaki geniş ölçüde şehirli (kısmen de şehirlilere taşra tahayyülü satmaya çalışan sabık taşralı) ‘taşradayız, acı çekiyoruz’ duygusunun yokluğu. Bu taşra, Jarmusch’un ‘Cennetten de Garip’inin anemik ve apatik Cleveland’ıyla akraba da olsa da ‘blues’un tonu farklı. İnsanların birbirlerine attığı küçük kazıklar, hayatın devamını sağlayan küçük ihanetler ‘Yozgat Blues’un neredeyse ‘ağırlıksız’, neredeyse mikrofiber dokusunda en ufak kırışıklığa yol açmıyorlar. Ama bu sakin, çok sakin, duyguları bir dip akıntı gibi işleyen film zalim bir film de değil. Olsa olsa son zamanlar sinemasındaki genelgeçer taşra tahayyülüne karşı zalim; onun da vakti gelmiş geçiyordu.