Zamanın ruhu

'Barda'nın bellibaşlı dört önermesi var. Cici çocuklar kıldır. Kötü çocuklar iki kere kaybeder. Adalet yoktur. Birisi elinde çay ya da ayran tutarken saati sorma.

'Barda'nın bellibaşlı dört önermesi var. Cici çocuklar kıldır. Kötü çocuklar iki kere kaybeder. Adalet yoktur. Birisi elinde çay ya da ayran tutarken saati sorma. Sonuncusu hariç, hiçbiri yeni olmamakla birlikte bunlardan iyi bir film çıkardı. 'Barda' gibi hayalgücü kıt bir film olmasaydı. Cici çocuklardan başlayalım. Yakın dönemdeki hiçbir Türk filminin orta sınıf çocuklarının kendilerine özgü 'kıl'lıkları konusunda yaratıcı bir teklifi yok. Gücünü esas olarak buradan alması gereken 'Barda'nın hiç yok; ha bunlar, ha meşrubat reklamında gitar çalan, telefon kartı reklamında bedava sinema bileti kazananlar... Onlar ne kadar sevimsizse bunlar da o kadar. Kelimeleri uzata uzata konuşan kızlarla 'oolum'lu cümleler kuran oğlanlar cephesinde çok bilmiş Güven'in BGG 'felsefe'si dışında yeni bir şey yok. Ne de oyuncuların bu karakterlere pırıltı katma konusunda bir çabaları var. (En kötüleri herhalde komik bir apati içindeki 'kalorifere bağlanan kız'dır.) Bu durumda kötü çocuklar tabii her zamankinden de renkli ve ilginç karakterler oluyorlar. Tarantinovari jiletçinin, delice bir şehvetle kabloyla adam dövenin vs. parlak olmaktan başka şansları yok.
Ayılıp kendine geldiğinde ilk işi bir paket Altın Başak bisküvisi yemek olan köylü gibi tesadüfi ironiler dışında 'Barda'nın donuk iyiler-kötüler ayırımına gerçekten pırıltı katan tek kişi var.
O da Nejat İşler'ın canlandırdığı Selim.
Hınçla alayı (içeride ölü var, ölüü!'), eziyet etme isteğiyle durumu açıklama kara komedisini ('kızım sen beni anlamadın galiba...') mükemmel dengeleyen, karaktere doluluk sağlayan Nejat İşler, bu filmde ilk kez 'açılıyor' ve bu rol bence onun ilk gerçek başarısı. (Nejat İşler'e ilaveten Volga Sorgu'nun da çömez rolüne bir dokunaklılık kattığını söylemeli.)
'Barda'nın adalet tartışması kısmı da oldukça şematik. Türk filmlerinde hep gördüğümüz mahkeme sahnesi klişeleri, savcıyı oynayan
oyuncunun hiç değişmeyen kötü adam maskesi ve savunma avukatı rolündeki hanımın dikkatimizi dağıtan saç modeli eşliğinde adalet ve
onun yokluğu hakkında sonuçlara varmak durumundayız. 'Orta sınıf çocukları intikam alma konusunda pısırık davranacak olurlarsa da fark etmez, babaları gerekeni yapar,' mealindeki anafikri söyleyivereyim gitsin. ('İntikam esastır' yollu bir ara nağme de var mı, emin olamadım, kendiniz karar verin.) Saat sorma işine gelince; filmin varoş çocuklarının kendilerini alaya alınmış, küçümsenmiş hissetmelerini açıklama yolundaki tek 'buluş'u, ama bu iddialı projenin ağırlığını kaldırmaya hiç yetmiyor. Bar-mahkeme-karakol-hastane arasında hantalca ilerleyen (tabii son zamanların modası 'zaman kaymaları'yla, ama onlar da gevşek ve alelade) anlatım da oldukça sıkıcı. Son anda yetişen kahraman polisleri, ya da
filmin sonunda Demirkubuz, Çağan Irmak ve bizzat yönetmenin oyuncu hırpalamaları esprisini yaratıcı bulacak kadar çaresiz kalabilirsiniz.
'Barda' son zamanların flaş konu başlıklarından yarım yamalak bir 'sosyoloji' üretip bunu basın tanıtımına sarıp sarmalamaktan medet uman, heyecansız bir 'heyecan'.
Bu arada, 'Barda'kilerin ağababası sayılabilecek Osmanlı 'delikanlı'nın hikâyesi 'Son Osmanlı- Yandım Ali'ye de uğradım. Tarihi klişelerden yapılabilecek çizgi romanımsı bir film olarak gerçekten özenilmiş, oyuncuları, dekoru vs. ile insanı pekâlâ oyalayan bir film olmuş.
Ama zamanın ruhu ona da sinmiş. 'Yandım Ali', bana Lütfü Akad'ın 50'lerde çektiği 'İngiliz Kemal Lavrens'e Karşı' filmini hatırlattı. Şu farkla ki o filmde İstanbul'u işgal edenlere karşı mücadele edenler arasında İstanbullu Rumlar da vardır. Bu filmin ise öyle bir İstanbul fikriyle işi yok. Bir tarz çizgi roman milliyetçiliği güden 'Yandım Ali'de köprülerin altından çok sular aktığı görülüyor- tersine doğru.