Çinliler Türkiye'yi neden dinlemez!

Asimilasyonda sicili Çin seddi kadar uzun olan bir ülke Pekin'e ne vaaz edebilir? Hele kimi saldırganların üzerinden Türkiye pasaportu çıktıysa...

Dış politikayı iç siyasetin üzerine semer gibi vurmak çoğu zaman kimsenin hayrına sonuçlar doğurmuyor. Bu sadece iktidarlar değil muhalefet partileri için de geçerli.

Kadrolar üzerindeki ataleti atmak için ‘Türkistan davası’ ya da ‘İslam davası’ ihtiyaç halinde hemen sahneye sürülüyor. Kendi ülkesindeki darbeleri, katliamları, zulümleri, yolsuzlukları, hukuksuzlukları ve adaletsizlikleri içine sindiren kitleler dışardaki ırkdaşına ya da dindaşına dair herhangi bir meselede kendini meydanlara atıyor. Sloganı başka devletlere karşı atmak kolay. Sıfır bedel. Ama o sloganın devletler nezdinde bir bedeli var. Hele o slogana kürsüden siyasi liderler eşlik ediyorsa…

Tabiatı gereği dış politika özünde ziyadesiyle çelişkiler barındırıyor. Dışardaki mesele içeriye çekildiğinde küpüne zarar öfkeli söylevler ve protestolar ‘ilkesel politika’ söylemine dayandırılıyor ve işte o noktada ikiyüzlülük başlıyor. Söz konusu öteki olunca yalan mubah, dedikodu serbest, kışkırtma normal, abartma müstahak! Ne hikmetse bunların hiçbiri ilkeselliğin cilasını asla bozmuyor.

Biri 2000’de, Çin’le Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabia Kadir’in Türkiye’ye alınmamasına da gerekçe yapılan ortak güvenlik anlaşmasını imzalar ama Türkistan davası için tabanını habire fişekler. Diğeri 2009’da Çin’i Uygurlara soykırım yapmakla suçlar, bir yıl sonra dediğini yutarak Pekin’le 8 işbirliği anlaşması imzalar. Önlemler de orantısız tepkiler de.

Elbette Çin’le ilişkilerin farklı alanlarda çeşitlenerek geliştirilmesi son derece önemli. Çin sadece BM’de veto hakkına sahip bir ülke değil artık küresel bir güç. Türkiye kıtalararası yeni dengeler oluşurken bu gücü göz ardı edemez. İlişkilerin gelişmesi iki ülke arasında güvensizliğin giderilmesine, bu da Uygurların sorunlarının çözümüne olumlu katkı sunabilir. Ne var ki Türkiye’nin Doğu Türkistan’la ilgili refleksleri Çin açısından biraz kafa karıştırıcı. Mesela Tayyip Erdoğan’ın Çin’i soykırımla suçladığı 5-7 Temmuz 2009’da olayları Uygurların bıçaklar ve sopalarla Hanlara saldırmasıyla başladı. Ölen 197 kişinden yaklaşık 140’ı Han idi. Elbette sonradan olaylara karışanlara yönelik polis avı ciddi mağduriyetlere yol açtı ama Erdoğan’ın tepkisi bunlardan önceydi. Erdoğan üstelik sözlerini yumuşatmaya çalışan Türk Dışişleri’ni azarlamıştı. Son gerilim de malum “Çin polisi oruç tutan 18 Uygur’u katletti” şeklindeki yalan haberlerle tetiklendi. (Bu saldırıyı ve oruç yasağı ile ilgisinin olup olmadığını 6 Temmuz’da yazmıştım.)

Uygurlara sahip çıkmak için ziyadesiyle gerekçe varken yalana ne hacet!

Şiddet olayları ile Uygurların kronik sıkıntıları arasında ayrım gözetmeyen yaklaşım Çin ile Türkiye arasındaki güven bağını zayıflatıyor.

Bir tarafta AB’ye karşı “Şenghay Beşlisi’ne gireriz” resti, NATO’ya papaz olma pahasına füze kalkanı ihalesini Çinli firmaya verme hamlesi, Pekin’le çok sayıda ikili anlaşma ve 2016’da vizeleri kaldırma taahhüdüyle şekillenen stratejik ortaklık perspektifi; diğer tarafta Çin lokantasının saldırıya uğradığı, Çinli diye Koreli turistlerin darp edildiği ve Mao Zedong’un kuklasının asıldığı bir Türkiye manzarası… İş Çin’in kendi vatandaşlarına Türkiye’ye seyahat uyarısı yapmasına kadar vardı.

Uygurlara yardımcı olmak için daha akıllıca yollar bulmak yerine yanlış olaylar üzerinden yanlış tepkiler bizatihi Uygurlara zarar veriyor. Çoğu zaman Doğu Türkistan’da bile karşılığı olmayan hamasi çıkışlar Türkiye’yi Çin’in eskiden beri resmettiği çerçeveye iyice oturtuyor. Bu çerçevede iki suçlama var: Biri “Türkiye ayrılıkçıları destekliyor”, öteki “Teröristlere göz yumuyor.” Bakınız Şincan Üniversitesi’nden Prof. Adilijan Ablet, Çin devletine ait çok satan Global Times’ta ne yazmış:

“Türk hükümeti, daha önce birçok kez sorumsuzca Çin’in iç meselelerine müdahale etti, bu da Türk modern toplumunda ‘Pan-Türkizm’in hâlâ mevcut olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin Şincan meselesine müdahalesiyle Türkiye’nin gizli hedefini görüyoruz.” Çin devlet televizyonu da Türkiye’yi Çin’de karışıklık çıkarmaya çalışmakla itham ediyor.

Mart 2014’te Kunming’te bıçaklarla 35 kişiyi öldürüp 141 kişiyi yaralayan Uygurlar Endonezya’da Türkiye pasaportuyla yakalandığından beri zaten Türkiye Çin kamuoyunda mahkum olmuş durumda. O yüzden Türkiye’de yürütülen kampanyaların Çinliler üzerinde etkili olma şansı yok. Çin insanlık suçu asimilasyona karşı direnişi itibarsızlaştırmak için hep Türkiye’nin parmağını aradı. Hem Rabia Kadir’i Türkiye’ye sokmayıp hem de ayrılıkçılığı destekleyen ülke durumuna düşmek nasıl bir başarıdır bilinmez. Çin son yıllarda da adaletsizliğe karşı tüm sesleri ‘İslamcı terör’ olarak lanse ederek kısmaya başladı. Çok daha dikkatli olmayı gerektiren bu konu.

Stratejik ortaklık yolunda derede boğulan Türkiye’nin orantısız ve zamansız öfkeleri Uygurların yaşadığı kültürel asimilasyon, ayrımcılık, dışlanmışlık gibi sorunların çözümü için katkı sunma imkânlarını da daraltıyor. Türkiye’nin kendi etnik ve dini azınlıklarıyla ilgili sicili ortadayken Çin’e vaaz vermesi de ayrı bir handikap. Çinlilerin internet ortamında denk geldiğim şu türden itirazları karşısında Türkiye’nin durumundaki bir ülkenin söyleyeceği fazla sözü yok: “Sizin ülkenizde Kürtler anadillerinde eğitimden mahrumken Şincan’da Uygurlar anadilde eğitim alıyor. Uygurlar için belli alanlarda pozitif ayrımcılık uygulanıyor. Tek çocuk kısıtlaması Uygurlar için esnetiliyor. Çoğu Uygur’un iki çocuğu var. Tarımsal alanlarda bu sayı dörde kadar çıkabiliyor.

Sorunun temelinde ayrılıkçılık ve terör yatıyor. Çin’in Hui, Salar, Baoan ve Dongşiang gibi diğer Müslüman azınlıklarıyla böyle bir sorun yaşanmıyor.”

Çin, Türkiye’nin Kürtlerle verdiği kötü sınavın farkında, o yüzden Uygur hassasiyetini doğrudan ayrılıkçılığı körükleme olarak görüyor. Uygur yarasına merhem olmak için önce Türkiye’nin kendi ağırlıklarından kurtulması, hamaseti bırakması ve siyasi çıkarlar için Uygur davasını istismar eden yaklaşımlardan vazgeçmesi gerekiyor. Bunu derken Çinlilerin dediği gibi Uygurlar için hayatın güllük gülistanlık olduğunu söylemiyorum, tersine ortada inkâr edilemez bir zulüm var. Meseleleri abartmadan ya da küçümsemeden, Türk için Türk’ü kışkırtmadan işbirliği ve dostlukla Uygur yarasına merhem olabilir miyiz? Bütün mesele bu!