Diplomatik direniş!

Son zamanlarda Batı'da Filistin'in tanınması konusunda dikkat çekici bir hareketlilik yaşandı. Filistin'in statüsünün BM Genel Kurulu'nda 'üye olmayan gözlemci örgüt'ten 'üye olmayan gözlemci devlet'e yükseltildiği 2012'den bu yana uluslararası kamuoyu Filistin lehine eğilim gösteriyor.

İsrail’in saldırgan, işgalci ve BM kararlarını hiçe sayan politikalarını savunmak Batı için artan oranda yüke dönüşüyor. Yine de İsrail hala Filistin lehine atılan adımları boşa çıkarmaya yetecek kadar araçlara sahip. Bunu 30 Aralık’ta BM Güvenlik Konseyi’nde Filistin lehine sunulan tasarının reddedilmesinde bir kez daha gördük. Tasarı 3 yıl içinde İsrail’in 1967’de işgal ettiği yerlerden çekilmesi, başkenti Doğu Kudüs olan Filistin devletinin kurulması, 194 nolu BM kararı uyarınca Filistinli mültecilerin dönüşü, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te yerleşim inşaatlarına son verilmesi ve tüm Filistinli tutsakların bırakılmasını öngörüyordu.

Son zamanlarda Batı’da Filistin’in tanınması konusunda dikkat çekici bir hareketlilik yaşandı. Filistin’in statüsünün BM Genel Kurulu’nda ‘üye olmayan gözlemci örgüt’ten ‘üye olmayan gözlemci devlet’e yükseltildiği 2012’den bu yana uluslararası kamuoyu Filistin lehine eğilim gösteriyor. Bunun arkasında birkaç etken yatıyor:

- Avrupalılar açısından ‘hukuk tanımaz’ bir devlete kalkan olan bir politika sorgulanır hale geldi.

- Filistin davasını ayak bağı olarak gören Arap Birliği üyeleri bir şeyler yapma gereği duyuyor.

- Kendi halkının nezdinde itibarı kalmayan Filistin lideri Mahmud Abbas varlığına anlam katmaya çalışıyor.

- Gazze bir kenara Batı Şeria’da El Fetihli yöneticilere rağmen tabandan yeni bir direniş dalgası geliyor. Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) son Gazze saldırısında Hamas’a destek vermek zorunda bırakan da üçüncü intifadanın ayak sesleriydi. Tabandan gelen baskı Abbas yönetimini çıkış yolu bulmaya zorluyor.

AB’D DEĞİŞEN HİSSİYAT

İsrail, Filistinlilerin 2015’e BM Güvenlik Konseyi’nden ‘devlet devleti’ne giden biletle girme planını boşa çıkarsa da 2014 diplomatik olarak Yahudi devleti için pek de başarılı geçmedi. Filistinliler İsrail’i saldırgan ve yayılmacı siyasetinden caydıramaya yetmese de bazı sembolik zaferler elde etti.

- Batı Avrupa’da İsveç, Filistin’i devlet olarak tanıyan ilk AB üyesi oldu. Doğu Avrupa’da Filistin’i tanıyan Macaristan, Polonya ve Slovakya bu adımı AB üyesi olmadan atmıştı.

- Fransa, Britanya ve İspanya parlamentoları da hükümetlerine Filistin’in tanınması tavsiyesinde bulunan tasarıları kabul etti.

- Avrupa Parlamentosu’nda Filistin'in devlet olarak tanınmasını öngören tasarı 697 vekilden 498’inin desteğini aldı.

- Bir başka ilginç gelişme Abbas’ın da İsrailliler kadar nefret ettiği Hamas ile ilgiliydi. Avrupa Adalet Divanı, AB’nin Hamas’ı terör örgütleri listesine alan kararını gerçek eylemler yerine gazete haberlerine dayandığı gerekçesiyle hukuka aykırı buldu.

İsrail üzerindeki baskıyı arttırmaya dönük bu adımların Avrupa’daki Amerikan müttefiklerinden gelmesi anlamlı. İsrail uluslararası dokunulmazlığını ABD’ye borçlu olsa da İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile ABD Başkanı Barack Obama arasında kişisel bir husumet olduğunu biliyoruz. Netanyahu, yerleşimler konusunda geri adım atlayıp yeni barış sürecini başarısızlığa uğratarak Obama’yı açığa düşürmüştü.

Obama açısından ABD’nin yapamadığı baskının müttefiklerden gelmesi keyif verici olmalı! Tabii iş bir Filistin devletinin inşasına gelince orada kurumsal politika devreye giriyor. O kurumsal kimliği de Yahudi lobisinin güçlü olduğu Kongre temsil ediyor.

BM Güvenlik Konseyi’ndeki tasarı da ‘ABD’yi veto kartını kullanmak zorunda bırakacak’ diye Obama yönetiminin hayli sinirlerini bozdu.

Son dakikada ikna edilen Nijerya ‘evet’ demekten vazgeçip çekimser kalmasaydı tasarı 9 oyla kabul edilecek ve ABD veto kartıyla bunu öldürecekti. İşin vetoya kalması Obama’nın istemediği bir seçenekti. Obama sevmediği Netanyahu’yu bir kez daha kurtarmak durumunda kalacaktı. Filistinlilerin BM macerası sonuç vermese de İsrail’in canını sıkacak bir tablo oluştu: Ürdün’ün Arap Birliği’nin 22 üyesinin onayıyla getirdiği tasarıya veto hakkı olan Rusya, Fransa ve Çin ‘Evet’ derken Britanya çekimser kaldı. ABD ise ‘Hayır’ oyu kullandı. Geçici 10 üye arasında ‘Hayır’ oyu kullanan tek ülke Tony Abbott başbakan olmasının ardından İsrail’e ziyadesiyle kayıran Avustralya idi. Burada Gazze’ye yönelik son saldırıda ‘kendini savunma hakkı var’ diyerek İsrail’e arka çıkan Fransa’nın ‘Hayır’ının altını çizmek lazım. Yine Lüksemburg’un ‘evet’ demesi, Britanya ile Litvanya’nın çekimser kalması AB’deki değişime işaret ediyor. Sonuçta konseydeki 4 AB üyesinden hiçbiri İsrail’e destek vermedi.

İSRAİL’İN KORKUSU: FİLİSTİN’İN UCM’YE ÜYE OLMASI

Amerikan vetosu nedeniyle geçmesi zaten imkânsız olan BM denemesinin üzerinden 24 saat geçmeden Filistin bu kez Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) üye olmak için adım attı. Abbas 31 Aralık’ta Ramallah’ta UCM'nin kurucu anlaşması Roma Sözleşmesi dahil 20 uluslararası anlaşmaya imza attı. Top şimdi UCM’de. İsrailli yetkililerin savaş ve insanlığa karşı suçlardan yargılanmasının önüne açan bu duruma tahammülü olmayan İsrail elbette başvurunun reddi için etkisini son demine kadar kullanacak.

Netanyahu’nun ilk tepkisi Hamas’ın da topun ağzında olacağı yönündeydi: “UCM’den korkması gereken IŞİD gibi savaş suçu işleyen terör örgütü Hamas ile birlik hükümeti kuran Filistin Yönetimi’dir.”

İsrail’in geçen yaz 2016 kişinin ölümü ve 11 bin kişinin yaralanmasına yol açan Gazze saldırısının arkasındaki nedenlerden biri Abbas’ın liderliğindeki El Fetih’in Hamas ile birlik hükümeti kurmasıydı. 7 bin insanını İsrail hapishanelerine kaptırmış Filistinliler artık birkaç kişinin de Lahey’e gitmesinden korkmuyor. İsrail’in BM’den çok UCM’den korktuğu ise sır değil.

FİLİSTİNLİLER EVDEKİ BULGURDAN DA OLDU

1993’te Oslo Anlaşması ile iki devletli çözümü kabul eden İsrail bu hedefi imkansız hale getirmek için elinden geleni yapıyor. Uluslararası konjonktür ve Amerikan politikası değişmedikçe Doğu Kudüs’ü Araplardan arındırmadan ve yasadışı yerleşimlerle Batı Şeria’daki işgali tamamlamadan İsrail’in barış masasına dönmesi zor gözüküyor.
1947’de Filistin topraklarının yüzde 42.8’inde bir Arap ve yüzde 56.4’ünde bir İsrail devletinin kurulmasını, Kudüs’e BM himayesinde ayrı bir statü öneren BM Paylaşım Planı’nı reddeden Araplar bugün İsrail’e 1967 sınırlarını bile kabul ettiremiyor. Filistinliler 1948 sınırlarını zaten unutmuştu. Konsey’den dönen son tasarı da 1967 sınırlarını esas alıyordu. Her geçen yıl Filistin tarafının pozisyonu aşınıyor. İşin özü Filistinliler, toprakların geriye kalan yüzde 22’lik bölümünde bile devlet kuramıyor.

Herhangi bir tasarıyı BM’ye kabul ettirmekten daha önemlisi çıkan kararı hayata geçirtecek bir gücün olmaması. İsrail 1967’de işgal ettiği yerlerden çekilmesini öngören 242 nolu karar dahil çok sayıda kararı hiçe saydı ve hiçbir yaptırımla karşılaşmadı. ABD’nin garantilediği dokunulmazlık sürdükçe İsrail de kafasındaki haritayı tamamlamaya ve itiraz edeni cezalandırmaya devam edecek. Ayrıca mesele işgalin ötesine geçiyor; bir halk katmerleşen apartheid rejimiyle cendereye alınıyor. Sadece 2014’te 1500 Filistinli çocuk gözaltına alındı. Haklarında hiçbir suçlama olmadan ‘idari tutuklama’ uygulamasıyla 2014’te hapse atılan Filistinlilerin sayısı 550. Gilat Şalit’e karşılık bırakılan Filistinlileri tekrar hapseden İsrail 7 bini aşkın Filistinliyi elinde tutuyor.

Diplomatik manevralar Abbas ve Arap Birliği’ne puan getirebilir, İsrail biraz köşeye sıkışabilir ama bunların hiçbiri durumu değiştirmiyor. Bırakın sıradan Filistinlileri Abbas bile Batı Şeria’dan Ürdün’e gitmek için Beyt El’deki İsrailli subaydan izin almak zorunda. Filistinliler yeşil kart, İsrailliler mavi kart taşıdıkça, Filistinliler beyaz plakalı araç, İsrailliler sarı plakalı araç kullandıkça yani apartheid sürdükçe üçüncü, dördüncü, beşinci intifada kaçınılmaz. Avrupalılar yavaş yavaş bu gerçeği görmeye başladı ama 10 bin km ötedeki Amerikalıların işine aymazı oynamak geliyor.