Fidan'ın dediği oldu ama tersten!

Zat-i şahaneleri Suriye'ye girmek için türbeye 8 roket atmaktan bahsediyordu. Hükümet ise Fidan'ın dediğini yaptı ama Suriye'deki beladan kaçmak için...

Viyana’da Kahlenberg’den Osmanlı’nın kenti düşürmek için konuşlandığı yerleri temaşa ettiğim günün gecesinde zır zır çalan telefonumun sesine uyandım. Gecenin köründe Türk televizyonlarından canlı yayın daveti vardı: “TSK’nin Süleyman Şah Türbesi’ne yaptığı operasyonu değerlendirir misin?” La havle! Ben Viyana sendromundayken Türkler yeniden sefere çıkmış! 39 tank, 57 zırhlı araç, 100 araç ve 572 askerle türbe tahliye edilmiş. Bu kadar askerle Şam’a kadar gitmedilerse yazık olmuş diyesim geldi!

İç politikada uzun süredir aşina olduğumuz “Ben yaptım oldu” ya da “Önce icraat sonra hukuki kılıf gelir” mantığı artık fütursuzca dış politikaya da hakim. Adına ‘yeni Türk aklı’ ister ‘yeni Osmanlı’ deyin fark etmez kurnazlıkla işleri yürütme alışkanlığı giderek cari politika haline geliyor. Ermeni soykırımının anıldığı 24 Nisan 2015’in 100. yılında dünyadan gelecek baskıları savuşturmak için 18 Mart Çanakkale Şehitlerini Anma Günü’nü 24 Nisan’a taşıyıp bütün dünya liderlerini de davet etmek gibi… Süleyman Şah Türbesi’nin tahliye edilmesi operasyonu da şark kurnazlığının son örneği. Ama kurnazlık günü kurtarır geleceği değil.

Süleyman Şah Türbesi’ni ‘kaçırma operasyonu’ eski MİT Başkanı Hakan Fidan’ın öngördüğü gibi oldu ama tersten. Dışişleri Bakanlığı’nda gerçekleşen ve geçen martta internete sızdırılan görüşme kayıtlarında Fidan, Türk ordusunu Suriye’ye sokmak için Süleyman Şah Türbesi’ne 4 adam gönderip 8 roket atmaktan bahsediyordu. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da IŞİD’in türbeye saldırı tehdidiyle ilgili “Laf aramızda kalsın başbakan (Erdoğan) da ‘Bu (türbeye saldırı) bir imkân gibi de değerlendirilmeli’ dedi yani” diyordu.

O zaman türbeye saldırı Suriye’ye girmek için bir bahane olarak telakki ediliyordu. Saldırı NATO’ya saldırı sayılacaktı, işin içine mecburen müttefikler de girecekti. Suriye’de sarpa saran devrim gerçekleşecekti! Böyle akletmişti devlet ricali!

IŞİD’İ KIZDIRAN GELİŞMELER

Ama bu saatten sonra bir savaş çıkacaksa bu Suriye’ye değil IŞİD’e karşı olacağından devlet kendi eliyle türbeyi yıkarak olası bir savaş gerekçesini ortadan kaldırılmış oldu.

Bana kalsa Suriye’deki iç savaş koşullarında ta başından itibaren türbedeki askerler herhangi bir tarafın elinde Türkiye’ye karşı bir koza dönüşmemesi için tahliye edilmeliydi. Çatışma ortamında ülkeler kendi toprağı sayılan diplomatik temsilcilikleri bile boşaltırken türbede asker bulundurmaya devam etmek akıl kârı değildi. IŞİD isteseydi Musul’da konsolosluk çalışanlarını rehine aldığı gibi Süleyman Şah’taki askerleri de ele geçirmeye yeltenir, Musul ve Tel Afer’de sergilediği türbe düşmanlığını burada da gösterirdi. Neden yapmadı? Cerablus ve Tel Ebyad sınır kapılarıyla komşu olduğu Türkiye’yi karşısına almamak için; Türkiye’den aldığı nefesin kesilmemesi için. Elbette Türkiye, Mart 2014’ten beri önlemler aldı. Ama bu, IŞİD’in nefes borularının tamamen kesildiği anlamına gelmiyor.

Peki, ne değişti? Mesele üç boyutlu:
* Türkiye, IŞİD’e karşı koalisyona katılmamak için ayak diredikçe ‘IŞİD’i destekleyen ülke’ imajı iyice oturdu. Türkiye’nin olası katkıları 18 Şubat’ta Riyad’daki son koalisyon toplantısında da ele alındı. Operasyon Riyad buluşmasından 3 gün sonra gerçekleşti. Suriye yönetiminin azılı düşmanı Suudi Arabistan bile IŞİD’e karşı koalisyona katılırken Türkiye’nin bu tür toplantıları artık daha fazla kaçamak yaparak geçiştirmesi zor. Türkiye, IŞİD’e karşı bir şeyler yapmak zorunda kalacaksa Fırat’ın kıyısındaki türbe de bir yem gibi orada durmamalıydı.
* İkincisi IŞİD, Kobani’deki direnişten dolayı Türkiye’yi de sorumlu tutuyor. Hükümet ‘terörist’ dediği halde YPG/YPJ’ye silah yardımının önüne geçemedi, Amerikan operasyonlarını önleyemedi ve Peşmerge’nin geçişine izin vermek zorunda kaldı. Yani hükümet IŞİD’i hayalkırıklığına uğrattı.
* Üçüncüsü YPG/YPJ güçleri Kobani’nin ardından köyleri de teker teker kurtarıp Süleyman Şah Türbesi’nin bulunduğu Karakozok’a dayandı. Türbenin bulunduğu bölgenin YPG’nin eline geçmesi de Türkiye’nin işine gelmiyordu. Hâlbuki YPG ve Rojava’nın en güçlü siyasi aktörü PYD defalarca türbeyi koruyacakları garantisi vermişti. Diyeceksiniz ki türbenin yeni yeri Eşme köyü de YPG’nin kontrolü altında. Burada fark şu: Türbe eski yerinde kalsaydı TSK türbeye malzeme ve asker göndermek için her seferinde YPG ile koordinasyon sağlamak zorunda kalacaktı. Maalesef Ankara’daki zevat için ‘IŞİD ile koordinasyon, Kürtlerle işbirliği kadar rahatsız edici değil. Daha önce türbeye tedarik sevkiyatında IŞİD ile koordinasyon sağlanmıştı. Türbenin yeni yeri sınıra 200 metre uzaklıkta. Türk askerinin bir taş atımlık mesafedeki türbeye gitmek için YPG ile koordinasyon sağlaması gerekmeyecek. Ayrıca hükümet Osmanlı heveslerinin bir yansıması olarak bu türbeyi halka açık bir ziyaretgâha dönüştürecek. Fatiha okumak için oraya gitmek sınır ihlali de sayılmayacak! Böylece ülke dışındaki yegâne toprak parçasından vazgeçildiğini düşünen milliyetçi-muhafazakâr çevrelerin öfkesi yatıştırılacak. Dün Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın TBMM’de “Ülkemize yürüme mesafesinde, ecdadına bir Fatiha okumak isteyenleri Süleyman Şah Türbesi’ni ziyaret etmeye davet ediyoruz” demesine hiç şaşırmadım.

‘ZENGİN OLACAKSIN’

Hükümetin bir algı operasyonuyla içerdeki tepkileri geçiştirmeyi başardığını farz etsek de askeri gücüyle böbürlenen bir NATO üyesinin içine düştüğü durum tek kelimeyle ‘alaylık’. İki sene öncesine kadar Ortadoğu’da devrim yapmak için can atan ülkeden ‘kubur kaçıran ülke’ye doğru müthiş bir imaj çöküntüsü yaşanıyor. Buna ‘kahramanlık’ değil ‘savunamadığı toprağı kaçıran devlet’ payesi yakışır.

Dahası Suriye yönetimiyle anlaşmadan bu ülkenin topraklarından bir kısmını çevirdiği için Türkiye işgalci durumuna düştü. Fransa ile 1921’de yapılan ve Caber Kalesi’ndeki türbenin Türk toprağı sayılmasını öngören anlaşma, Türkiye’ye Şam ile mutabakata varmadan egemen bir devletin topraklarına ikinci bir yerde bayrak dikme hakkı vermez. 1973’te baraj sularının yükselmesi yüzünden türbenin Karakozok’a taşınmasında olduğu gibi Suriye ile anlaşma yapmak gerekiyordu. Türkiye, Eşme’de yarattığı fiili durumla uluslararası hukuku ihlal etti.

Yine türbe için seçilen yer özel mülkiyet olduğu için Türkiye gaspçı konumuna düşürüldü. Suriyeli Kürt kaynaklardan edindiğim bilgilere göre Türk yetkililer, 20 gün önce Eşme köyüne gidip ileri gelenlerle konuştu, o toprakların tapularının kime ait olduğunu sordu. Sonra türbe için belirlenen yere doğru yol açıldı. Halkın türbenin buraya taşınacağına dair hiçbir fikri yoktu. Mülk sahibiyle temasa ancak operasyondan sonra geçildi. Komutan mülk sahibine “Zengin olacaksın” dedi. Dört dörtlük bir anomali. Hukuk, uluslararası hukuk, teamül bunun neresinde diye sormayın.

Bilgi vermekten kaçınarak gerçekleri saklamak bir maslahat olarak uluslararası ilişkilerde bir yere kadar idare edilen bir yol. Ama apaçık gerçekler karşısında sürekli yalan söylemek veya perde arkasında konuşulanları dışarıya çarpıtarak aktarmak kimsenin affedebileceği bir şey değil. Bu iki konuda da Türkiye kısa sürede berbat bir sicil edindi. Mesela iktidar operasyon için YPG ile temas, koordinasyon ya da yardımlaşma olmadığını savunuyor. Temas da vardı, koordinasyon da vardı, yardım da. Biz bu bilgiye daha operasyon başlamadan sahiptik. Operasyondan hemen önce PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, Kobani Kantonu Enver Müslim ve YPG Sözcüsü Polat Can Ankara’daydı. Hükümetin ‘terörist’ dediği Kürt temsilciler Ankara’ya her halde turistik ziyaret için gitmemişti. Nitekim YPG operasyonun birlikte yürütüldüğünü duyurdu. Açıklamaya göre YPG’nin belirlediği temsilciler ile Türk yetkililer 4 günlük müzakere ile operasyon planını şekillendirdi. YPG güçleri, Türk askerine türbeye gidiş ve dönüşte eşlik etti. Evet, şükranlık bir durum. Ama Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’a göre “PYD Türkiye için hala terör örgütü.” Kalın’ın “Temas olmadı” açıklaması da dün Davutoğlu’nun “PYD’ye bildirdik” itirafı ile yalana çıktı. Halbuki operasyonun tek olumlu tarafı Kürtlerle yapılan işbirliğidir. Şimdi Kürtler sergiledikleri işbirliğinin Rojava’ya karşı düşmanca politikanın değiştirmesine vesile olmasını istiyor. Bunu istemeye hakları var mı? Ziyadesiyle var.