Hayır, sorun var şef!

Suriye'deki serüven bir taraftan 'Türkiyeli mücahitler' kuşağı kazandıracağı gibi İslam'ı 'barış' dini olarak kucaklamış dindar kesimleri de yavaş yavaş dönüştürüyor. Ve bu tür bir gidişatın ürettiği cihatçı selefiliğin düşmanı kendinden başka herkes.

Charlie Hebdo'ya düzenlenen saldırının görüntülerinden hareketle şöyle bir detay aktarılıyor: Derginin önünde öldürülen Müslüman polis memuru Ahmed Merabet yaralı olarak yerde yatarken saldırgan "Bizi öldürmek mi istiyorsun?" diye soruyor. Merabet ellerini kaldırarak "Hayır, sorun yok şef" diyor. ‘Şef’ Fransa'da Kuzey Afrika kökenlilerin birbirlerine hitap ederken kullandığı ifade. Ama bu ifade de Merabet’in kafasına sıkılan kurşunla infaz edilmesini durduramadı. Sosyal medyada ‘JeSuisCharlie’ etiketiyle şiddeti kınayanlar ‘JeSuisAhmed’ (BenimAdımAhmet) demeyi de ihmal etmedi.

“Evet, sorun var şef” demenin vaktidir. Türkiye’de bazı gazeteler ve sosyal medyada saldırıyı doğrudan ya da dolaylı olarak öven ya da haklı çıkaran mesajlar ziyadesiyle ürkütücü. Öyle ki Merabet’in de ‘Müslümanları hicveden bir dergiyi koruduğu için karikatüristler gibi ölümü hak ettiğini’ düşünenler var. Kınayanların bile verdikleri tepkinin alt metninde şu yatıyor: “Yazık oldu ama aslında hak ettiler.” Bu türden sorunlu bir bakış açısı bu ülkede de giderek taraftar buluyor.

ŞİDDETİ OLUMLAYAN ZİHİNSEL DÖNÜŞÜM

Terör suçunu öven ya da olumlayanların tepkisi sadece Hz. Muhammed’in karikatürlerini basan bir dergiye duyulan öfkeyle sınırlı tutulabilir mi? Şiddeti olumlayanların sayısındaki bu çokluk, bunların arasından çıkacak birtakım kişilerin şiddeti araçsallaştırabileceğinin de habercisi değil mi?

Suriye’de yürütülen vekâlet savaşı sadece sayıları 4 bini bulan Avrupalılar için değil Türkiye’den yüzlerce genç için şiddet atölyesi işlevi görüyor. 2011’den beri devletin en tepesinden ‘devrimci’ ve ‘kahraman’ diye taltif edilen gruplar Türkiye’de dindar-muhafazakâr kitlelerde meşruiyet buldu ve azımsanamayacak oranda yardım gördü.

“Şu şu örgütler Kaide tarafından kuruldu” ya da “Ortam son derece geçişken, sizin ılımlı dediğiniz ertesi gün saf değiştirebiliyor veya radikalleşiyor” dediğimizde bile hükümete yakın kaynakların şimşeklerini üzerimize çektiğimiz bir dönem yaşadık. Bir noktadan sonra ‘iyi örgüt-kötü örgüt’ ayırımına gidilmesi ve birtakım önlemlerin alınması böylesine zehirli bir ortamı izale etmeye yetmiyor.

Aslında sorunlu yapılara üst düzeyden tolerans şiddetin olumlandığı bir zihinsel dönüşümü beraberinde getiriyor. Yazdığı bir yazı, attığı bir tweet ya da ettiği bir lafla hakim kesimleri öfkelendiren bir gazeteci, yazar ya da bir muhalif figürün bir saat içinde binlerce tehdit mesajı alması kritik bir duruma işaret ediyor. İşte şiddete kapı aralayan bu zihinsel dönüşümün üzerinde ısrarla durmak gerekiyor. Bu tür bir iklimin içinden ‘yalnız kurtlar’ da çıkar Kaide ya da IŞİD adına ava çıkanlar da.

İNCE PERDE

Şiddeti olumlayanlar ile şiddeti icra edenler arasındaki perde sanıldığı gibi demirden değil, son derece ince ve geçişken. Bunun nasıl olduğunu anlamak için ‘Afganistan ve Pakistan örnekleri bize uzak’ diyorsanız aynı coğrafi ve kültürel havzayı paylaştığımız Suriye’de kısa sürede ılımlılık efsanesinden kör şiddete sapan ‘cihatçı’ serüvene bakın. Ve şunun yanıtını da derin derin düşünün: Şiddetin zemin bulacağı psikolojik ortama ilaveten bizzat şiddet düşkünü örgütlerin aktif üyesi haline gelmiş insanların elinde Türkiye nasıl bir bedel ödeyecek?

“Suriye ve Irak’ta savaşan Avrupalılar öğrendikleri şiddeti kendi ülkelerine de taşıyacak” cümlesini ‘Türkiyeli mücahitler’ için de kurmanın önünde mantıksal bir engel var mı?
Suriye’de savaşan Batılıların kendi ülkelerine karşı oluşturacağı tehdit bir senaryo olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşmüşken camdan bir köşkte oturan Türkiye ısrarla ve inatla bataklığa su pompalamanın derdinde. Güya IŞİD gibi tehlikeli grupların palazlanmasını önlemek ve ardından rejim değişikliğini gerçekleştirmek için ‘ılımlı’ diye etiketlenen birileri Kırşehir’de eğitilecek ve silahlandırılacak. Bu sanki 2011’den beri olagelen bir şey değilmiş gibi…

Sözün özü Suriye’deki serüven bir taraftan bu ülkeye ‘Türkiyeli mücahitler' kuşağı kazandırırken diğer taraftan İslam’a ‘barış’ dini olarak sarılmış dindar kesimleri de yavaş yavaş dönüştürüyor. Ve bu tür bir gidişatın ürettiği cihatçı selefiliğin düşmanı kendinden başka herkes. Bunların eski müttefik ya da destekçileri de kolayca sokabilecekleri düşman kategorisi bulmakta zorlanmadığını da hatırlatalım. Bu zihniyetin tanımladığı ‘kâfir’, ‘mürted’, ‘münafık’ gibi kategorilere en dindar insanlar bile girebiliyor. Kendinden olmayanın katline cevaz veren anlayış ile şiddet kültürünü besleyen dil ciddi şekilde sorgulanmazsa hepimizin sonu harap!