Hayırlı tamponlar!

Ankara mülteci baskısıyla kendi oyununu oynadı. Avrupa da Türkiye'yi değerli bir ortak değil tampon bölge olarak görmeyi seçti. Aslında Kayseri pazarlığında elde edilen yanıltıcı sonuçlara rağmen herkes bir şeyler kaybetti!

Geçen hafta AB'nin Türkiye'yi mülteciler için tampon bölge yapma planını resmileştirdiği tuhaf bir sürece tanıklık ettik. Maddi külfeti paylaşma karşılığında Yunanistan'a kaçak olarak ulaşmış mültecilerden Türkiye'ye iade edilecek her bir mülteciye karşın AB ülkelerinin de Türkiye'den bir mülteciyi yasal yollardan kabul etmesini öngören "Kayseri Pazarlığı" nihayetinde 17-18 Mart'ta AB-Türkiye zirvesinde karara bağlandı. Avrupalıların Davutoğlu-Merkel ikilisinin pişirdiği "one out one in" mutabakatıyla yatıp kalkarken biz de bir grup parlamenter ve akademisyenle birlikte Berlin'de Almanlarla, Brüksel'de de Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu'nda bazı yetkililerle bir takım görüşmelere katıldık. Toplantıları Alman Sosyal Demokrat Parti'ye (SDP) yakınlığı ile bilinen Friedrich Ebert Vakfı düzenledi. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Cenevre Sözleşmesi ve diğer uluslararası sözleşmelere aykırılık arz eden bu pazarlığa Merkel'in iktidardaki ortağı SDP'nin de sessiz kalması hepimizin takıldığı noktaydı.

Avrupa kabaca mültecilerden kurtulmak için Türkiye'nin iç karartan kötü gidişatına gözlerini yummayı tercih etti. İngilizlerin Hitler'in hışmı kendi sınırlarına ulaşıncaya kadar "yatıştırma siyaseti" (appeasement) güttüğü günlerdeki gibi.

Türkiye, AB ile mülteci pazarlığına otururken otoriter gidişatta başka fasıllar açtı. Zaman gazetesine el konuldu. Doğan Grubu yeni bir iddianame ile kıskaca alındı. Cizre ve Sur'da Suriye'dekini aratmayan manzaralar Nusaybin ve Yüksekova'ya taşındı. Barış için ses veren akademisyenlerden üçü tutuklandı. Bir sabah herkesin terörist olarak enselenebileceği hukuki düzenlemeler için sinyal verildi.

Bütün bunlar hatırlatıldığında SDP'li parlamenter Dietmar Nietan'ın yanıtı şu oldu: "Evet biz de kaygılıyız. Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecini destekliyoruz." Diğer Avrupalı yetkililerde de yanıt klişe.

Tıpkı Kaddafi'nin Kuzey Afrikalı mültecileri gemilere gönderme tehdidiyle Avrupa'dan isteğini aldığı gibi AKP hükümeti de "misafirlerimiz" dediği mültecileri AB'yi susturmak için bir pazarlık kartına dönüştürdü.

Avrupa Komisyonu daha başında müzakere sürecinin karnesi sayılan İlerleme Raporu'nu 1 Kasım seçimlerinden sonraya erteleyerek AKP yönetimine oyun oynama fırsatı verdi. Ankara'nın istediğini yaptığı, AB'nin de yutkunarak izlediği bir oyun.

SDP'li vekil ve Avrupa İşleri Komitesi üyesi Dorothee Schlegel gibi birçok yetkili yaptığımız görüşmelerde Avrupa'nın kendi değerlerine ihanetini aşırı sağ partilerin yükselişine ve ortak bir Avrupa politikası olmamasına bağladı. Almanya'da 13 Mart'ta üç eyaletteki seçimlerde göçmen karşıtlığı ile beslenen AfD yüzde 12, yüzde 17 ve yüzde 23 oranlarında oy topladı. Bu, AfD'yi gelecek yılki genel seçimlerde iktidar ortağı yapabilecek bir gidişat. Schlegel, "Korku politikası kazanıyor. Mülteci akını korkuları daha da körüklüyor. Eğer Almanya gibi diğer ülkeler de mültecileri kabul etseydi bu mesele krize dönüşmeden çözülürdü" dedi.

Mülteci meselesine Yunanistan ve İtalya'nın sorunuymuş gibi bakan diğer AB üyelerinin aksine Almanya elini taşın altına koydu. Almanya'daki durumunu Berlin Duvarı'nın bitişiğinde Prusya'dan kalma Berlin Eyalet Parlamentosu'nda Parlamento Başkanı Ralf Wieland'dan dinledik.

Almanya'nın kabul ettiği mülteci sayısı 1 milyonu aştı. Berlin'e gelen sığınmacı sayısı 80 bin. Bunların 30 bini başka yerlere kaydı. Şu anda mülteci akını durmuş durumda. Mültecilerin sadece yüzde 24'ü Suriyeli, diğerleri Irak, Afganistan ve İran gibi ülkelerden. Mülteci başına günlük 30 euro harcama yapılıyor. Almanlar arasında tatil planlarını iptal edip mülteciler için seferber olan, evlerini açan, dil kursu başlatan insanlar da var mültecilerin yerleştiği spor salonunu artık çocukları kullanamıyor diye kızan aileler de. Yerleştirme sürecine paralel olarak bir taraftan da uyum programları hazırlanıyor ama bu alanda öğretmen ve Arapça-Almanca bilen kadro sıkıntısı çekiliyor. Wieland'ın ifadesiyle Almanya'nın sıkıntısı mali değil halkın korkusu.

Birtakım detayları da Dışişleri Bakanlığı'nda hukuk komiseri Schmidt Bremme'den aldık.

Bütün bu tantana içinde AB'nin "bire bir" prensibi karşılığında alacağı mülteci sayısı 72 bini geçmeyecek. Lakin Almanya'nın yasal olarak kabul etmek zorunda olduğu yeni sığınmacı sayısı bunun dört katını bulacak.

Şöyle ki Almanya geçen yazdan beri kabul ettiği 1 milyonu aşkın insanın birinci dereceden yakınlarını da almak zorunda. Bremme'ye göre bunların sayısı 300 bini buluyor. Almanya yasal bir düzenleme yaparak anayasal mülteci ve ikinci koruma diye bir statü geliştirdi. Sığınmacılar hakim karşısında tek tek dinlenerek mülteci yada ikinci koruma statüsü alıyor. Bir çatışmanın tarafı olanlar mülteci, çatışmadan etkilenenler ikinci koruma statüsünde. Mülteci olanlar ailelerini getirirken ikinci koruma çerçevesinde kalanlar bu haktan iki yıl boyunca mahrum kalıyor. Bremme "Bu insanlar ailelerini de yanlarına alabilecek ama kendilerine verdiğimiz randevuyu beklemeden hayatlarını riske atarak kaçak yolla Yunanistan'a geçiyorlar. Sabırlı olmaları gerekiyor. Bu şekilde yasal sığınma haklarını da kaybediyorlar" dedi.

Mültecilerin iltica başvurusunda bulunmaları, mahkemeye çıkarılmaları, başvuruları reddedilirse itiraz edebilmeleri ve bütün bu yasal süreçler tamamlanıncaya kadar sınırdışı edilmemeleri gerekiyor. Ne var ki AB hukukun arkasından dolaşmak için olağanüstü mahkemeleri andırırcasına Yunanistan'a hakim, savcı, avukat ve memur postalayacak. Böylece hukuki şartlar güya yerine getirilmiş olacak. Ancak bu kararların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nden dönme ihtimali yüksek.

Brüksel'de Avrupa Komisyonu yetkililerini de dinledik. Bütün dertleri mülteci krizini atlatmak. Bunun için de her şeyi kitabına uydurmanın çabası içindeler. 

Yine mültecilerin geri dönmesi için Türkiye'nin "güvenli üçüncü ülke" ilan edilmesi gerekiyor. Bunu yapacak olan da AB değil Yunanistan.

Burada da hukukun etrafından dolaşıyorlar. Bir kere Türkiye sığınmacılara mülteci statüsü vermiyor. Mülteciler, Geçici Koruma Yönetmeliği ile kamu otoritesinin insafına kalmış haldeler. Mesela biz bu görüşmeleri yaparken Türkiye'de Suriyeli gazetecilerin nedensiz gözaltına alındığı haberi geldi. Mülteciler korunmasız, kötü muamele görüyor, istismar ediliyor vs... Haliyle Türkiye mülteciler için güvenli ülke değil.

Al-ver pazarlığının ver kısmında Türkiye'nin beklentileri de esasen karşılanmış değil. Kayserililer, kırılgan ve korunaksız insanlar üzerindeki kumar masasını "Kayseri Pazarlığı yaptık" diye savunan Davutoğlu'na sitem edebilirler, "Çok verdin az aldın" diye.

Türkiye, Kıbrıs Rum tarafının bloke ettiği beş müzakere başlığının açılmasını istiyordu, bu engel kalkmadı. Bunun yerine Fransızların bloke ettiği 33. fasıl müzakereye açıldı. Rumlar da buna itiraz etmedi. Vize serbestiyeti konusunda beklenen garanti de çıkmadı. Türkiye'nin ev ödevi tekrarlandı: "72 kriterden geri kalan 35 kriteri de yerine getir." Nisan sonuna kadar bu şartlar yerine getirilirse AB bir değerlendirme yapacak. Orada da Türkiye'yi veto kartları bekliyor. Rum pasaportunu tanımayan Türkiye'ye kimsenin yeşil ışık yakmak gibi bir niyeti yok. Rumların vetosu esasen diğerlerinin de canına minnet. Açıkçası AB, aday ülke statüsüne rağmen Türkiye'yi Avrupa ile Ortadoğu ve Orta Asya arasında bir tampon olarak görüyor. Türkiye'yi birliğe alarak AB'yi Suriye, Irak ve İran'la komşu yapmak kimsenin hayalini kurduğu bir hedef değil. Türkiye kendisi AB'ye göç dalgası verecek kadar standartlardan düşmesin yeter! Biçilen vizyon bu.

Avrupa Komisyonu birliğin yürütme organı olması hasebiyle buralarda fazla köşeli laflar dönmüyor. Mültecileri tuttuğu ve kaçanları geri aldığı sürece Türkiye'de özgürlüklerin kısıtlaması, hukukun ayaklar altına alınması, güçler ayrılığının yok olması, devlet terörünün araçsallaştırılması bürokratların umrunda değil. Konuşmaların alt metninde olan şu: "Erdoğan yüzde 50 oyla seçilmiş bir lider, ne yapalım."

Avrupa Parlamentosu'na gelince orada cızırtı çok. Koridorlarına YPG ve YPJ bayraklarının asılabildiği Avrupa Parlamentosu'ndan bahsediyorum. Bir çok vekilin gözünde Türkiye IŞİD destekçisi. Bizi en iyi bilenlerden biri Türkiye raportörü Kati Piri. En son Diyarbakır ziyareti sonrası istenmeyen kişi ilan edilmişti. Bizi sabırla ve üzüntü içerisinde dinledi, kaygılarını yineledi, Türkiye-AB ilişkilerinin sadece mülteci pazarlığına indirgenmesinden duyduğu rahatsızlığı dillendirdi. Mültecilerin postalanması bir çok kişinin işine gelse de parlamentoda 2004-2006 arasındaki gibi Türkiye'nin hayırla yad edildiği günler de geride kaldı.

Özetle Ankara mülteci baskısıyla kendi oyununu oynadı. Avrupa da Türkiye'yi değerli bir ortak değil tampon bölge olarak görmeyi seçti. Aslında Kayseri pazarlığında elde edilen yanıltıcı sonuçlara rağmen herkes bir şeyler kaybetti!