Irak'ın yitikleri!

Batılılar için Bağdat'ta Amerikan işgalinden miras 'Yeşil Bölge'nin dışında her yer 'kırmızı bölge'.

Batılılar için Bağdat’ta Amerikan işgalinden miras ‘Yeşil Bölge’nin dışında her yer ‘kırmızı bölge’. Hususi kart ya da özel izinle girilen bu yer, aslında ayrıcalıklı bir hapishane; kanı daha değerli olanlar için! ‘Yeşil’ umurumda değil. Kırmızı bölgenin korunaksız insanlarının, hassaten üzerine çarpı atılmış talihsizlerin izindeyim. 23 Şubat, cuma. Dicle’yi aştık, Kerrade Dahil’e ilerliyoruz, trafik yoğunlaştı, tedirgin edici. Hemen muhabbet ‘bomba patlarsa’ya dönüyor. İki gün önce aracımız zırhlıydı, sürücümüz Mahmud’un sağ eli kâh vites kolunda kâh kaleşnikoftaydı. Bu kez araç zırhsız, direksiyonda Muhammed oturuyor. “Abi Saint Raphael mi demiştin, Rahibet (Rahibeler) olmasın, çünkü bu bölgede Hıristiyanlara ait başka hastane yok” diye sorup sola kırdı. Sokağın girişinde sıkı bir kontrol. ‘Saint Raphael’ tabelasının asılı olduğu binanın girişinde gözleriyle süzen sivil korumalar. Donanımlı hastane tıklım tıklım! İşgal sonrası Irak’ta başlayıp Arap isyanlarıyla Mısır’da, ardından Suriye’de tekrarlanan Hıristiyan ‘exodus’unu konuşmak için önceden iyi bir referansla iletişim kurduğum kişi, tedirgindi. Konuşmanın bile bedeli vardı, konuşamadı. Sıkıntılı hali vaziyeti anlamak için yetti. “Fazla bir şey bilmiyorum” dedi, aslında biliyordu. 31 Ekim 2010’da ayin sırasında 58 kişinin öldüğü kanlı baskına sahne olan Katolik Süryanilere ait Seyyidet el Necad Kilisesi’nin papazına gitmemizi tavsiye etti.

Exodus (Göç)
Bedel ödemiş birinin konuşması daha kolay olurdu. Sonunda baskınının mağdurlarından birini bulduk.
“Görüntü yok, isim yok, adres yok.”
- Kabul.
Anlattıkları hiçbir şey sır değildi ama bilindiği takdirde hedef olmaktan korkuyordu.
“Tehdit altındayız. Ailem, arkadaşlarım yurtdışına kaçtı. Kaçış işgalden sonra başladı ama 2010’daki katliam dönüm noktası oldu. Kaçış hızlandı. 1.5 milyonu aşkın Hıristiyan nüfustan geriye 400 bin kaldı. Suriye, Lübnan, Ürdün ve Mısır’a gittiler, imkânı olanlar Avrupa ve ABD’ye. Bir kısmı Kürdistan’a yerleşti. Kilise baskını amacına ulaştı. Ben cam kırıkları nedeniyle yaralandım. Fransızların özel uçağıyla Fransa’ya götürüldük, tedavi gördük. Ama hala sıkıntı çekiyorum.”

Peki, siz neden Irak’ı terk etmediniz?“Burası benim ülkem, Iraklı olmaktan, Arap olmaktan gurur duyuyorum. Burada doğdum ve burada öleceğim.”

Bu saldırı dışında tehdit oldu mu?
“İki kez tehdit edildim. Ama yine de burada kalmaya karar verdim.”

Hükümet sizin durumunuzla ilgileniyor mu?
“Bombalar ayırım gözetmiyor. Sokakta Müslümanıyla Hıristiyanıyla birlikte ölüyoruz. Elbette hükümet bizden vazgeçemez, Hıristiyanlar oldukça kalifiye bir kesim. Hepsi eğitimli, iş güç sahibi. Bu insanlara ihtiyaç var.”

Konuştuğum kadın dindar ama kindar değil, “Tehdit hepimize, birlikte ölüyoruz” diyecek kadar Irak bütününün bir parçası. Herkes biliyor ki Şii-Sünni çatışmasının ortasında kalan Hıristiyanlar ayrıca “Biz domuzlar, gidin ya da ölün” diyen Kaidecilerin hep hedefinde. Kaide kaçırma, infaz ve bombalama eylemleriyle medeniyet havzasından haçı temizlemeye çalışıyor.

Medeniyet havzası çöküyor

Akşam üstü Seyyidet el Necad’a vardığımızda papaz yoktu, birkaç çocuk ve kadın temizlik yapıyordu. Kilise saldırısının kurbanlarına kulak vermeden bir gün önce TASAM’ın konferansında özetle şunları söylemiştim:

“Ortadoğu yer yer nükseden tarihsel düşmanlıklar, kışkırtmalar, müdahaleler ve hesaplaşmalara rağmen farklı din, mezhep ve kültürlerin bir arada yaşayabildiği bir dokuya sahipti. Ne yazık ki dinsel ve mezhepsel barışın simgesi kentler bugün tehdit altında… Amerikan işgali bu müstesna dokuyu bir kez daha sarstı. Sünni-Şii kavgasının yanı sıra azınlıklara karşı açık düşmanlık birlikte yaşam geleneğini tahrip etti. Birçok insan kendi mahallesinde yaşayamaz hale geldi. İşgal bitti ama şiddet yeni bahanelerle azmanlaştı. Suriye krizi ise bu medeniyet havzasını daha da mahvetti… Toplumlar düşmanlık derecesinde ayrışıyor. Kaybettiğimiz şey Halep gibi kentlerin ruhudur; bu kentlerin gurur kaynağı olan hoşgörü kültürüdür. Biz medeniyetlerin kucaklaştığı Halep’i Antakya’dan biliyoruz. Musul’un kozmopolit değerini Mardin’den, Urfa’dan biliyoruz. Mardin için titrerken Musul’un toplumsal dokusunun nasıl paramparça edildiğini görüyoruz. En tehlikeli olan şiddetin gördüğü hoşgörüdür. Sonuçta ortak bir medeniyet havzası çözülüyor. Unutmayalım azınlıklar ve farklılıklar toplumu ılımlılaştıran, çoğunluğun azgınlaşmasını önleyen denge unsurlarıdır. Bunun için aşırılıkçılığı reddeden güçlü çıkışlara, çapraz ve kuşatıcı işbirliğine, ortak medeniyetin simgelerini öne çıkartacak girişimlere ve diyalog kanallarına ihtiyaç var.”

Irak, yüreğimde keskin bir sızı bıraktı. 23 Şubat akşamı İstanbul’a iner inmez telefonum çaldı, haber kötüydü: “Mahmud bir kontrol noktasından geçerken düzenlenen saldırıda öldü, Muhammed’in dayısı da Musul’da saldırıya kurban gitti.”