Kazaya kalan namazların ardından...

"Ey Obama" diye başlayan kürsüdeki efelenmelerin altında büyük hayalkırıklıkları yatıyor. Plan yürümedi reis, yürüyecek gibi de durmuyor!

Suriye'de kartlar bilmem kaçıncı kez karılıyor. Birileri ABD ile Türkiye arasında imzalanan eğit-donat anlaşmasına fazla anlamlar yükleyebilir. Suriye krizi dördüncü yılını geride bırakırken birileri 'acaba devrim treni yeniden rayına mı oturuyor' diye umutlanabilir. Birileri hala Türkiye, Ürdün ve Suudi Arabistan'da eğitilecek ve sayıları üç yılda 15 bini bulacak muhalif ordu ile Halep'te sabah namazı, Şam'da cuma kılabileceğini düşlüyor olabilir. Uyanma vakti! Bu namazlar çoktan kazaya kaldı. Masa öylesine dağıldı ki toparlanamayacak gibi değil.

Peki bu eğit-donat anlaşmasıyla olan ne?

Malum muhaliflerin eğitilip donatılması planının kapsam ve amacıyla ilgili Türkiye ile ABD arasında anlaşmazlıklar vardı. Obama yönetiminin önceliği Esad rejimini devirmek değil IŞİD ile savaş. ABD eğitilip donatılacak muhaliflere IŞİD'e karşı operasyonun kara unsurları olarak bakıyor. AKP yönetimi ise Esad devrilmedikçe IŞİD gibi tehlikeli örgütlerin sonunun gelmeyeceği savında ısrar ediyor. Bu örgütleri palazlandıran kendi müflis politikaları değilmiş gibi! İmzalanan anlaşmanın hedefe dair bir şey vaaz etmemesi bu konuda hala mutabakat olmadığını gösteriyor. Olması da bu saatten sonra zor. Bu Obama'nın Erdoğan'a büyük bir iyilik yapması anlamına gelir ki bunu kimse beklemiyor. Demokratlara akıl veren Center for American Progress’in (CAP) Türkiye uzmanı Michael Werz, Hürriyet'e kitabın ortasından konuşmuştu: “Bugünlerde Beyaz Saray, Dışişleri ya da Pentagon’da kimse Türkiye’ye büyük bir iyilik yapmaya hazır değil."

ABD yönetiminin bölgesel müttefiklerini teskin için gösterdiği esneklik Dışişleri Sözcüsü Jen Psaki'nin dile getirdiğinden fazlası değil: "Program IŞİD'e odaklı ama muhalifler aldıkları eğitimleri ve teçhizatları rejime karşı savaşı sürdürmede kullanacak." Zaten savaş sürerken sahada böyle bir durum kaçınılmaz. Çünkü muhalifler ciddi bir taarruz altında. ABD açısından eğitim ve donatım sahada yeni kurtarılmış bölgeler yaratmaya değil eldekileri korumaya yönelik. Obama'nın kurguladığı strateji IŞİD'i geriletirken mümkünse muhaliflerin ayaklarını kurtarılmış bölgede sağlam tutup Esad yönetimini taviz vermeye zorlamaktan öteye gitmiyor.

İki ülke arasında başka bir çatlak da eğitilecek kişileri kimin seçeceği ile ilgiliydi. Konuştuğum muhalif bir temsilcinin ifadesiyle "Türkiye kendine yakın grupları öne çıkarıp ben seçeceğim diye dayatıyordu." ABD ise inisiyatifi şiddete ve mezhepçiliğe eğilimli grupların palazlanmasından sorumlu tuttuğu Türkiye'ye bırakmak niyetinde değildi. Sonunda varılan mutabakata göre Türkiye'nin önerdiği isimlere CIA onay verecek. Aynı şey tersinden de geçerli.

Sonuçta 'önce Esad' şartına uygun bir anlaşmanın çıktığını söyleyemeyiz.

Peki bu programın planlandığı gibi yürüdüğünü farz edersek kurtarılmış bölgeleri tutmaya yarayacak güçte güvenilir bir ordunun oluşturulması mümkün mü?

Bir kere Esad güçleri Halep'te muhaliflerin etrafındaki kuşatma çemberini tamamlamak, kuzeyde iki Şii köyü Nubbul ve Zehra etrafında muhaliflerin 18 aydır sürdürdüğü kuşatmayı yarmak ve Türkiye’den tedarik yollarını kesmek üzereyken kurulacak yeni ordunun ivedilikle sahadaki durumu değiştirmesi imkansız. Zaten Türkiye bu ordunun üçte birinin eğitimine ev sahipliği yapacak.

Türkiye'de eğitilenlerin kuzey cephesine, Suudi Arabistan ile Ürdün'de eğitilenlerin ise Şam ile güney cephesine gönderilmesi kuvvetle muhtemel.

Bu ordunun sanıldığı gibi ılımlığını koruması ve Nusra Cephesi gibi IŞİD'in uygulamaya koyduğu modelden farklı bir şey sunmayan gruplardan uzak durması da ham hayal. Bu konuyu İstanbul'da konuşlu Suriye Ulusal Koalisyonu (SUK) üyesi Ahmed Jakkal ile muhalif temsilcilerden Fevzi Zakiroğlu ile müzakere ettim.

Jakkal ılımlı muhalefetin zaman içinde radikalleştiği ve kolayca saf değiştirdiği gerçeğine karşın sahada zor zamanlarda saflarını değiştirmeyen ılımlılar olduğunu ve yeni ordunun bunlarla kurulacağını savunuyor. Jakkal, "Seçilen kişiler radikal eğilimli olmayacak, bunların farklı amaçlar güden gruplarla ilişkisi olmayacak. Ilımlı İslamcılar, laikler, Suriye’yi vatan olarak benimseyen kişiler eğitilecek" diyor. Zakiroğlu ise İslamcıları dışlayan bir ordunun beyhude bir çaba olacağına inanıyor. Dediği şu: “Dört sene içerisinde gerek Nusra’nın etkisiyle gerekse savaşın doğal sonucu olarak insanlarda İslami hassasiyet yükseldi. Eğer laik ve anti-İslamist bir ordu kurularsa bu proje doğmadan ölür. Milli ama İslami hassasiyetleri olan bir ordu kurulursa işe yarar.”
Zakiroğlu bu vasıfta bir ordunun düzenli maaş alan askerleri olduğunda Nusra dahil diğer gruplardaki savaşçılar için çekim merkezi olabileceğine inanıyor. Her iki muhalif temsilcinin de kurulacak ordunun kısa vadede durumu değiştireceğine inancı yok. Jakal “Bu programın yakın zamanda alanda fark yaratacağına inanmıyorum. İran, Irak ve Afganistan gibi ülkelerden gelen profesyonel savaşçılar rejim lehine devreye girdiği için kısa vadede faydası olmaz” diyor.

SUK, Gaziantep'te üstlenen muhaliflerin geçiş hükümetinin savunma bakanı Selim İdris'in 60 bin kişilik bir ordu kurma planını 13-15 Şubat’ta İstanbul’da yapılan genel meclis toplantısında onaylamıştı. İdris'in planıyla eğit-donat arasında ne denli eşgüdüm olacağı belli değil. Eğit-donat'ın ılımlı bir ordu yaratacağı varsayımı gibi İdris'in planı da hayali bir hedef!

Amerikalıların 'ılımlı' diye parlattığı Cemal Maruf ve ona bağlı 20 bin askerin akıbeti bize bizzat Obama'nın fantezi olarak nitelediği ılımlılar projesinin şansının ne olacağını gösteriyor. Bütün mevzilerini Nusra'ya kaptıran Maruf şimdilerde Reyhanlı'da takılıyor. MİT'in yönlendirdiği Türkmen birlikleri dahil varlığını sürdüren birçok grubun kullandığı dil artan oranda keskin İslamcı örgütlerle paralellik kazanıyor. ABD'nin kırmızı çizgi çektiği gruplar, ılımlıları eritmişken tekrar bu konsept üzerinden başa dönmek bir aldatmaca ya da kendi kendini avutmaca.

Açıkçası Türkiye'nin de ılımlılar diye bir derdinin olup olmadığı tartışılır. ABD'nin Nusra'yı terör örgütü listesine almasından rahatsız olanların başında Türkiye geliyordu. Nusra'nın resmen Kaide'ye biat etmesi ve BM'nin kara listesine girmesinin ardından Türkiye de mecburen bu örgütü terör listesine aldı. Ama Türkiye adına hareket eden adamlar üzerinden Nusra yardımlardan mahrum bırakılmadı. Daha geçen martta Ermeni kasabası Keseb'i ele geçirmek için Türkiye topraklarını kullanan örgütler arasında Nusra da vardı. Niğde'de güvenlik güçlerine saldıran IŞİD üyelerinin davasında dosyaya giren tutanaklardan öğreniyoruz ki Türk ordusu Keseb operasyonunda sınırdan silahlı geçişlere göz yummakla kalmayıp muhaliflere topçu desteği de verdi. Muhaliflere yönelik operasyon başlatan Suriye jetlerinden birinin TSK'nın attığı füzeyle vurulduğunu zaten biliyoruz.

Eğit-donat Türkiye'nin korktuğu bir kabus senaryosuna karşı ancak züğürt tesellisi olabilir ama onun için de vakit tükeniyor. Sözünü ettiğim senaryo şu: Suriye ordusu İran ve Hizbullah'ın desteği ile Halep'teki kurtarılmış bölgenin nefes borusu işlevi gören Handerat-Leyramun arasındaki kalan boşluğu kapatıp burayı açık hava hapishanesine dönüştürebilir ve devrim projesi ölümcül bir darbe alır. Bunu muhaliflerin Türkiye sınırlarına doğru itilmesi hamleleri izler. Cemal Maruf'un adamları gibi diğerleri de silahlarıyla Türkiye'ye sığınır. Suriye ordusu sınırlara yaklaştığında Türkiye angajman kuralları çerçevesinde oluşturduğu tampon bölgeyi nasıl koruyacak? Bu öyle angajman bahanesiyle Keseb'e üç beş top sallamaya benzemiyor. Türkiye iş bu noktaya gelmeden tampon bölgeyi tutacak bir muhalefet ordusuna ihtiyaç duyuyor. Erdoğan "Kobani'ye değil Halep'e bakın" diye boşuna ısrar etmiyor.