Libya'daki vekâlet savaşı

Bir tarafta kavganın başını çeken Hafter ve destekçileri, İslamcıları devrimi çalmaya çalışmakla suçlayıp teröristlerle mücadele ettiklerini söylüyor. Beri tarafta İslamcılar ve müttefikleri eski rejimin kalıntılarının karşı devrim çabası içerisinde olduğunu savunuyor.

Geçen hafta Türk Dışişleri tam da yeni patronunu beklerken Libya’da dış müdahaleye karşı olduğunu açıkladı. Bunu, 2011’de Libya’da müdahale planına yönelik ilk reddiyenin ardından İzmir’i NATO saldırılarının kumanda merkezi haline getiren AKP yönetiminin yanlışlıklarından dönmeye başladığına yoranlar çıkabilir. Hiç acele etmeyin, lakin bu devenin başka bir tarifi daha var. Aslında olan şu: Libya üzerinde bir süredir demlenen ve sonunda fiili müdahaleye varan bölgesel vekâlet savaşında Türkiye de pozisyonu belli etmiş oldu. Şöyle ki bu açıklama Katar-Türkiye ortaklığına cephe alan Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Libya’da İslamcıların ağırlıkta olduğu milis güçlerine ait üsleri 18 Ağustos ve 23 Ağustos tarihlerinde kimliksiz uçaklarla vurmasının ardından geldi. İhvan’a (Müslüman Kardeşler) savaş açan Mısır lideri Abdulfettah Sisi’nin 10 Ağustos’ta Riyad ziyaretinde Suudi Arabistan’a sunduğu bir müdahale planının ardından operasyonun Mısır’dan havalanan BAE uçaklarınca gerçekleştiği ortaya çıktı. Mısır-Suud-BAE ortaklığının Libya’da destek sunduğu unsurlarla hedefe koyduğu unsurların gerek bileşenleri gerek siyasal tavırları gerekse tarihi arka planları bizi bir vekalet savaşı yaşandığı sonucuna götürüyor.

Birçok kişi Kaddafi sonrası kaosta ‘devrimci güçler’ arasında depreşen iç çatışmanın taraflarını basitçe ‘laik-liberal’ ve ‘İslamcılar’ olarak kategorize etmeyi tercih ediyor. Bu şekilde ideolojik sınıflamayı yanıltıcı bulanlar da var. Zira yeni dönemde ekonomik ve siyasal pastadan en fazla payı kapmaya çalışan aşiretler, ideolojik angajmanlardan bağımsız olarak yüzlerce milis gücünün mevzi savaşı vererek yarattığı fiili durum, silahın gücünü keşfeden işsizler güruhu, siyaseti kendi lehine şekillendirmeye çalışan ülkelerin manipülasyonları, milliyetçi veya kabileci refleksler, aşiretler ve kentler arasındaki eski husumetler siyasi kaosu şekillendiren diğer faktörler olarak dikkate alınmalı.

KİM NEREDE DURUYOR?

İhvan düşmanlığında birleşen Mısır, Suud ve BAE’nin Libya’da desteklediği aktörler arasında şunlar öne çıkıyor:

- Zintanlı ‘devrimci’ güçler. Bunların iki önemli milis gücü var: El Ka'ka ve El Savaik.

- Genelkurmay Başkanı olarak Çad’la savaşta Kaddafi ile ters düşüp ABD’ye sığınan ve CIA’in tezgâhından geçen Halife Hafter. 2011’deki isyan sırasında Libya’ya dönen Hafter İhvan ve müttefiklerinin etkin olduğu anayasayı yazmakla görevli Milli Genel Kongre’ye karşı iki başarısız müdahale girişiminden sonra mayısta ordudan bazı birlikleri arkasına alarak İslamcılara savaş açtı. Hafter sıklıkla Kahire’yi ziyaret eden biri. Zintanlı gruplarla müttefik.

- Kaddafi sonrası geçiş döneminde başbakanlık yapan Mahmud Cibril’in liderliğindeki Milli Güçler İttifak. Cibril koltuğunu kaybettiğinden beri BAE’de yaşıyor.

Bunların karşısında yer alan cephede ise şu aktörler var:

- Mısratalı ‘devrimci’ güçler. Muhafazakar yapılarıyla bilinen Mısratalılar, Trabluslularla birlikte ‘Libya Şafağı’ (Fecr-i Libya) adı altında savaşıyor. Libya Şafağı, İçişleri Bakanlığı’na bağlı milis güçlerden oluşan ama geçen yıl eski Başbakan Ali Zeydan’ı kısa süreliğine kaçırarak şimşekleri üzerine çeken Libya Devrimci Güçler Operasyon Odası’nın şemsiyesi altında yer alıyor. Mısrata tarihsel düşmanlığı nedeniyle Kaddafi karşıtlığının en güçlü olduğu yerlerden biriydi. Dindar bir kent ama seçimde İhvan ikinci sırada geldi. Kentin birinci partisi Vatan İçin Birlik Partisi siyasal İslam retoriğine mesafeli. Tam vekâlet savaşı kendini ele vermişken Mısratalıların Osmanlı’nın bakiyesi olduklarını söylemesi de manidar. Araştırmacı Levent Baştürk, Dünya Bülteni’ndeki yazısında Libya’da görüştüğü Mısrata kökenli Vatan İçin Birlik Partisi’nin lideri Abdurrahman Süvehli’nin Türk kökenli olduklarını ve bu nedenle Kaddafi rejiminin özel nefretine maruz kaldıklarını söylediğini aktarıyor. Baştürk tarihi arka planla ilgili de şu notu düşmüş: “Mısrata halkının yaklaşık üçte ikisi kendilerinin Türk kökenli olduklarına inanmakta. Osmanlılar zamanında bölgeye yerleştirilen yeniçeriler ve Anadolu’dan gelen toplulukların torunları olmaları açısından bu doğru. Ve bununla da gurur duyuyorlar. Ömer Muhtar tabii ki, Mısrata’da da saygı duyulan biri; fakat onların bir de Ramazan el Suvehli’si var. Şehirde Ömer Muhtar posterlerinden ziyade onun posterlerini görüyorsunuz. Ramazan el Suvehli, 1914’te Libya’ya geri dönen Osmanlı subayları ile birlikte hareket etmiş ve savaş sırasında İtalyanlar ve İngilizlere karşı savaşmış. Ancak 1918’de Osmanlı subayları Libya’dan ayrıldıktan sonra da mücadelesine devam etmiş. 1919’da ilan edilen Trablus Cumhuriyeti’nin kurucuları arasında yer alan El Suvehli, İtalyanlarla işbirliği yapan Beni Velid bölgesindeki Varfalla kabilesi tarafından tuzağa düşürülerek hayatını kaybetmiştir. Bugünkü mücadelenin tarihi köklerini anlamak için bu olayın da başlı başına bir önemi var. Mahmud Cibril, Varfalla kabilesine mensup olduğu gibi bu kabile Kaddafi yönetimine en büyük desteği sağlayan kabilelerden birisi olmuştu. Kaddafi sonrası dönemde özellikle Beni Velid ile Mısrata arasındaki çatışmalara göz atarken bu tarihi geçmişin de göz önünde bulundurulmasında fayda var.”

- İhvan’ın siyasi kolu Adalet ve İnşa Partisi (AİP). Türkiye ve Katar ile ilişkileri iyi. Önce Cibril’i desteklediler. Ancak Milli Genel Kongre’deki gücünü kullanarak laik kanadı saf dışı bırakmakla suçlandılar.

- Hafter’in mayısta savaş ilan ettiği Bingazi’yi büyük oranda kontrol eden Ensar el Şeria gibi selefi örgütler. Ensar el Şeria laik ve demokratik bir düzene karşı.

İKİ MECLİS İKİ HÜKÜMET

Görev süresi dolan ancak şubatta üyeleri seçimle yeniden belirlenen Milli Genel Kongre’nin otoritesini reddeden laik-liberal kanat, 25 Haziran’da yüzde 18 katılımla yapılan genel seçimlerde Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elde etti. Normalde Kongre’nin yetkisini Temsilciler Meclisi’ne devretmesi gerekiyordu. Laik, liberal ve milliyetçi çoğunluk Temsilciler Meclisi’nin açılışını 4 Ağustos’ta Trablus yerine doğuda Mısır sınırında Hafter’in kontrolündeki Tobruk’ta yaptı. İslamcılar buna karşı çıktı. İslamcıların katılmadığı Temsilciler Meclisi, 13 Ağustos’ta devlet kurumlarının korunması için uluslararası müdahale önerisini 124 vekilden 111’inin oyuyla kabul etti. Mısır ve BAE’nin müdahalesi de bu öneriden sonra geldi. Ama müdahale istenmeyen sonuçlar doğurdu. Uçaklarla mevzileri vurulan Libya Şafağı (Fecr-i Libya), 24 Ağustos’ta 3 yıldır Zintanlı milislerin kontrol ettiği Trablus Uluslararası Havaalanı ve yakınındaki stratejik El Nakliyye kampını ele geçirdi. Bu, Zintan’a karşı Mısrata’nın zaferiydi. Temsilciler Meclisi’nin Tobruk’a taşınmasına karşı çıkan İslamcı kanat ise yetkiyi devretmesi gereken Milli Genel Kongre’yi 25 Ağustos’ta Trablus’ta yeniden toplayıp Ömer el Hasi’yi ‘kurtuluş hükümeti’ kurmakla görevlendirdi. Başbakan Abdullah el Seni yetkinin Tobruk’taki mecliste olduğunu belirtip Milli Genel Kongre’nin kararını yasadışı ilan etti. İstifasını meclise sunan Seni dün yeniden hükümeti kurmakla görevlendirdi. Böylece ülkede iki meclis ve iki hükümet dönemi başladı. Tobruk’taki meclis havaalanının ele geçiren Libya Şafağı’nı terörist ilan edip BM’den acil müdahale istedi. BM Güvenlik Konseyi de 27 Ağustos’ta ateşkes çağrısı ve şiddete karışanlara yaptırım öngören tasarıyı kabul etti. Türkiye bu kavgada yerini iki tepkiyle belli etti: Birincisi Dışişleri “Libya'daki sorunların çözümünün dış müdahalelerle değil, kardeş halkın kendi iradesiyle mümkün olabileceğini vurguluyoruz” açıklamasını yaptı. İkincisi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, El Cezire’ye verdiği ilk demecinde meclisin Tobruk’a taşınmasını eleştirdi. Libya Dışişleri, Erdoğan'ın “Meclis'in Tobruk'ta toplanmasını kabul etmek mümkün değil” sözlerini ‘Libya'nın içişlerine açıktan açığa karışmak’ olarak niteleyip izahat istedi. Zaten Hafter’e bağlı güçler Katar ve Türkiye’nin İhvan’a desteğini gerekçe gösterip bu ülkede yaşayan Türklere kapıyı göstermişti.

KİM SEYFÜLİSLAM'IN ADAMI?

Bir tarafta kavganın başını çeken Hafter ve destekçileri, İslamcıları devrimi çalmaya çalışmakla suçlayıp teröristlerle mücadele ettiklerini söylüyor. Beri tarafta İslamcılar ve müttefikleri eski rejimin kalıntılarının karşı devrim çabası içerisinde olduğunu savunuyor. İslamcı cephe ve Mısratalılar Kaddafi rejiminde görev almış kişileri kamu yönetiminden men eden Siyasi Tecrit Yasası ile özellikle eski Başbakanlar Cibril ve Zeydan gibi rakipleri hedef alınca kıyamet kopmuştu. Laik-liberal kanada yöneltilen iddiaların dayanaklarından biri şu: Hafter’ın en önemli destekçisi ve meclisin Tobruk’a taşınmasının finansörü olan Hassan Tatanaki tartışmalı bir isim. Mısır’da yatırımları olan ve BAE’de yaşayan Tatanaki, Kaddafi’nin oğlu Seyfulislam’la çalışmış petrol ve inşaat zengini bir milyarder. Tatanaki sahibi olduğu Libya Awalan adlı televizyon kanalıyla İslamcı grupların yasadışı ilan edilmesini savunuyor. Bir diğer dayanak Kaddafi döneminin adamı olup sonradan saf değiştiren Cibril’le ilgili. Cibril’in isyan öncesi Seyfülislam’ın adamı olduğuna dikkat çekiliyor. Ayrıca Cibril’in finansörlerinden biri Kaddafilerin zengin ettiği Abdulmecit Mlegta. Abdulmecit’in kardeşi Osman Mlegta ise Hafter’in safında yer alan Ka’ka milis gücünün lideri. Cibril’in korumasını Ka’ka sağlamıştı. İhvan ve müttefiklerine karşı Mısır’daki gibi bir hareketten bahsedilebilir ama Seyfülislam’ın eski adamlarının karış devrim hazırlığında olduğu iddiası biraz su kaldırır. Kaddafi zamanında hükümet kurumlarına yemek veren şirketlerin sahibi Abdülmecit Mlegta 2011’de Kaddafi güçleri, askeri operasyonda vurulacak stratejik tesisler ve rejime sırt çevirmeye hazır subaylarla ilgili bütün bilgileri üç flaş bellek ile NATO güçlerine veren kişiydi. Rejim içinden çok sayıda askeri ve sivil yetkilinin saf değiştirmesini sağladığı da söyleniyor. Yani Kaddafi’nin devrilmesinde kritik rol oynamıştı. Zintanlıların desteklediği siyasi liderler Seyfülislam’ın adamı olmakla suçlanıyor ama Seyfülislam’ı yakalayıp hücreye tıkanlar da Zintanlı milislerdi. Ayrıca Seyfülislam’la geçmişte bağları olanlar sadece laik ve liberaller değil. Mesela isyan sürecinde İslamcı kanadın önde gelen isimlerinden Ali Sallabi daha önce Afganistan'da savaşmış Libyalıların rehabilitasyonu için Seyfülislam’la çalışmıştı. Ayrıca rejimle çatışan Kaidecilerle Seyfülislam arasında arabuluculuk yapmıştı. Sallabi, Katar’ın yardımlarının isyancılara ulaşmasında büyük rol oynamış, geçiş hükümeti kurulduktan sonra da Cibril’e aşırı laik diyerek cephe almıştı.

Özetle devrim-karşı devrim polemiğiyle herkes üste çıkmaya çalışıyor ancak sorumluluk açısından bu kaosta herkes ortak. Sadece Libyalı aktörler değil bölgesel ve uluslararası destekçiler de bu süreçten sorumlu. Kurumsal yapıların zayıflığı ya da yokluğuna ilaveten her grubun kendi ajandasını dayatması işleri bu noktaya getirdi. Bu dayatma faslında en fazla suçlanan taraf ise İslamcılar. Çıkış hiç de kolay değil. Taraflar birbirinin temel haklarını gözetinceye, dayatmanın çatışmadan başka bir şey getirmediğini görünceye ve elde edilen haklar kadar taviz vermeden ortak bir evin kurulamayacağını anlayıncaya kadar bu kaosun bitmesi zor. Bundan sonra ya karşılıklı diyalog ve tahammül ya da iç savaş ve ‘müflis devlet’.