Mr. Hoca Nasreddin

Rusya, Esad yönetiminin karşısına oturtmak için Riyad'da oluşturulan heyetin tek başına muhalefeti temsil edemeyeceğini belirtip masada Kürtleri de istiyor. ABD'nin de Kürtlere itirazı yok ama Suud-Türk bariyerini aşması gerekiyor.

Suriye krizini başlatan saikler ne idiyse kanın durmasının önündeki engeller de aşağı yukarı aynı. Suriye’deki krize siyasi çözüm çerçevesinde Rusya ve ABD’nin patronajlığında başlatılan Cenevre süreci, vekâlet savaşındaki tarafların ihtiraslarını aşamıyor.
Malum uluslararası aktörler 14 Kasım’da Viyana’da Suriye’de geçiş süreci için bir yol haritası belirlemişti. BM destekli yol haritası 1 Ocak’ta Suriye yönetimi ile muhaliflerin müzakere masasına oturmasını, 6 ayda geçiş hükümetinin kurulmasını ve 18 ayda seçimlere gidilmesini öngörüyordu. 1 Ocak’ta taraflar toplanamadığı gibi yeniden tayin edilen 25 Ocak tarihi de ıskalandı.
Çözümü tıkayan şey temsiliyet meselesi. Ortada bir vekâlet savaşı olunca herkes kendi vekilini masaya sürmek istiyor ya da rakiplerin önüne kırmızıçizgiler çekiyor.
Suriye, İran ve Rusya silahlı isyan sürecinde Katar, Suud ve Türkiye’nin âlicenaplığına mazhar olmuş Ahrar el Şam ve İslam Ordusu gibi örgütlerin terör listesine alınmasında ısrar ediyor.
Suudi Arabistan ise Esad yönetiminin karşısına özellikle İslam Ordusu’nu çıkarmaya çalışıyor. Suudiler inisiyatif alarak kendilerine yakın gördükleri muhalif grupları 9-10 Aralık 2015’te Riyad’da toplayıp bir müzakere heyeti belirledi. Zahran Alluş’un öldürülmesinin ardından İslam Ordusu’nun komutanı olan Muhammed Alluş da bu heyette başmüzakereci tayin edildi. Bu cephe “Tek muhatap biziz” diye tutturmuş durumda.

KÜRTLERSİZ ÇÖZÜM İMKANSIZ AMA…


Bir diğer bölgesel aktör Katar babadan oğula taht değişiminden beri Suriye sahnesindeki profilini düşürme eğiliminde ve tutum beyanının ötesinde fazla öne çıkmıyor. Geçen 5 yılda Katar ile sıkı bir ayar tutturmuş olan Türkiye ise Suudiler gibi kendi gündemini dayatıyor.
Ankara’nın şimdiye kadar desteklediği örgütlerin masada yer alması ısrarına ilaveten bir de kırmızıçizgisi var: Kürtler. Suudi Arabistan da Riyad’da muhalifleri toplarken Ankara’nın hassasiyetlerine hürmeten PYD ve YPG’yi çağırmadı. Riyad-Ankara arasında oluşan senkronizasyon, YPG ve PYD’ye masanın diğer tarafında yani Esad yönetimiyle birlikte oturmayı münasip görüyor. Hatta Türkiye’nin “PYD-YPG çağrılırsa Cenevre’yi boykot ederiz” resti çektiği de öne sürülüyor. Başta PYD olmak üzere Rojava’nın siyasi aktörleri, aralıkta Riyad’dan dışlanan muhalif grupları Derik’te toplayıp alternatif bir müzakere heyeti oluşturmuştu. Suriye Demokratik Meclisi adını alan bu heyette Kahire Konferansı temsilcisi Heysem Menna gibi sol kanattan isimler de var.
ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ortak bir formül bulmaya çalışıyor. Hem Amerikan hem Rus temsilciler geçen hafta Rojavalı aktörlerle görüşmeler yaptı. Birinci ve ikinci Cenevre konferanslarından dışlanan PYD’nin yeni sürece dahil olması konusunda ABD de Rusya’nın çizgisine yaklaşmış durumda. ABD halihazırda IŞİD’le mücadelede Suriye Demokratik Güçleri çatısı altında YPG ile işbirliği yapıyor. ABD’ye düşen Türkiye ve Suudi Arabistan’ı PYD konusunda daha uzlaşmacı bir çizgiye çekmek. Aksi takdirde ABD’nin Suriye’de ayağını basmasına imkân veren tek zemin de Rusya’ya kayabilir. Ki Rusya Kürtlerin ABD’nin bölgede müttefiki haline gelmemesi ve Pentagon’un koordinatör misyonuyla Rojava’da indirdiği 50 kişiden müteşekkil geçici askeri varlığın kalıcı bir üsse dönüşmemesi için PYD ve YPG’yi yakın planda tutuyor. Rusya’nın Kürtlerin istikametini etkileyecek en kritik hamle Rojava’daki demokratik özerkliğin Suriye anayasasında karşılık bulması için verilecek bir garantidir. Gerek müttefiklerinin iç işlerine ve rejimlerine karışmama yolundaki ‘devlet siyaseti’ gerek Arap milliyetçiliğiyle yoğrulmuş yerleşik Baasçı anlayışının göstereceği direnç yüzünden Rusya bu konuda şimdilik ketum davranıyor.
Asıl zorlayıcı sınavı Amerikan tarafı veriyor. Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın İstanbul’da Başbakan Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmelerinde orta yol bulunduğuna dair bir işaret çıkmadı. Hükümet “PKK, YPG, PYD bizim için DAEŞ’ten (yani DAİŞ/IŞİD) farklı değil” tutumunu tekrarlarken Biden’ın “PKK terör örgütüdür ama IŞİD ile savaşan PYD ve YPG’yi ayrı tutmak gerekir” görüşünü muhafaza ettiği anlaşılıyor.

SUUDİLERLE KONTRA İŞLER ABD’Yİ KASIYOR

Masa sadece Suriyeli hasımların ne kazanıp ne kaybedeceği ile ilgili olsaydı mesele bu kadar sancılı olmayacaktı. Birçok aktör bu savaşa yatırım yaptı ve kimse kanlı pokerden kaybederek kalkmak istemiyor. Tam bu noktada Suudi Arabistan’a özel bir parantez açmazsak ne ABD’nin üstlendiği misyonun zorluğunu anlarız ne de çirkin oyunu görebiliriz. Amerikan medyası daha önce Suriye’deki isyan sürecinde CIA’in bölgesel aktörlerle ne türden işler çevirdiğini defalarca yazdı. Son olarak New York Times’ta Mark Mazzetti ve Matt Apuzzo’nun kaleme aldığı bir yazı Suudilerin Suriye’de planların yürümemesi yüzünden ABD’ye bozuk atarken neden bu kadar cesur olduğunu anlamamızı kolaylaştırıyor.
Suudiler 1970’lerden bu yana hep Amerikalıların Asya’dan Ortadoğu’ya Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar geniş bir coğrafyada kirli işlerini, darbe tezgâhlarını ve örtülü müdahalelerini finanse etti.
1979’dan sonra Afganistan’da Sovyetlere karşı mücahitleri eğitip donatmada kullanılan para Suudi kesesinden geliyordu. CIA’in İsviçre’de açtırdığı ‘faizsiz’ banka hesabına Suudilerin yatırdığı paralarla mücahitlere silah tedarik ediliyordu. El Kaide ve Taliban o işbirliğinin çirkin mirasıdır.
Yine CIA’in bir üst akıl olarak devrede olduğu ‘Safari Kulübü’nün finansörü de Suudilerdi. 1976’dan itibaren Afrika’da Komünizmle mücadele için gizli operasyonlar yürüten gruba Mısır ve Fas asker verirken Fransa teknoloji sağlıyordu. İstihbarat desteği ise CIA ve Mossad’dan geliyordu. Komünizmle mücadele söz konusu olunca Suud hep bonkör olageldi.
1980’lerde CIA’in Angola’da komünist iktidara karşı savaşan UNITA milislerine verdiği desteğin parası da Suudilerin cebinden çıktı.
1984’te ABD Başkanı Reagan, Nikaragua’da kontraları finanse etmek için ihtiyaç duyulan parayı temin için İran’a gizlice silah satmaya karar verdiğinde aracı olarak öne çıkan ülke Suudi Arabistan’dı. 2011’den itibaren Suriye’de asileri silahlandırma işini yürüten Suudi İstihbarat Şefi Bender bin Sultan taa o zamanlar gizli operasyonların adamı olarak karşımıza çıkıyor. Bender operasyon sırasında Washington’da elçiydi. Irangate Skandalı diye afişe olan gizli planın aktörlerinden Bender, Honduras’ta eğitilip donatılan kontralara ayda 1 milyon dolar temin etti. Amerikan Kongresi’nin kendi ödeneğini kesmesinin ardından Suudiler, Cayman Adaları’nda bir banka üzerinden kontralara para teminini sürdürdü ve toplamda 32 milyon dolar gönderildi.
Suriye krizinde ‘para Suudilerden, silah temini CIA’den’ parolası yeniden devredeydi. Obama 2013’te Suriyeli muhalifleri silahlandırma yetkisini verdi ama aslında ABD’nin bölgesel müttefikleri Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan muhalifleri bir yıldır silahlandırıyordu. (Bu trafiği ayrıntılarıyla ‘Suriye: Diren Kal Yıkıl Git’ adlı kitabımda anlattım.)
New York Times’ın altını çizdiği üzere Obama yönetiminin yerel ortakların daha fazla rol alması yönündeki kararına paralel olarak Suudi Arabistan ve Katar CIA’in başlattığı ve Timber Sycamore adı verilen eğit-donat programlarına milyarlarca dolar harcadı. CIA, 2012’de Hırvatistan’da silah ayarladı, parasını Suudiler ödedi. Doğu Avrupa’dan binlerce AK-47 silah ve milyonlarca mermi taşındı. Katar, omuzdan fırlatılan Çin malı roketleri Türkiye sınırından Suriye’ye geçirdi. Ancak Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan işi abartarak El Kaide bağlantılı ya da Kaidevari grupları da silahlandırdı. 2012 sonunda CIA şefi David Petraeus, Ölü Deniz’de Körfez’in istihbarat şeflerini toparlayıp kendileriyle koordinasyon olmadan asileri silahlandırdıkları için azarladı. Obama 2013’te CIA’e doğrudan silahlandırma yetkisi verdiğinde işbirliği şöyle şekillendi: Ürdün’de sürdürülen eğitimi Amerikalılar verirken para ve TOW füzeleri dahil silahları Suudi istihbaratı temin etti. Suudi ödeneğinden ev sahibi Ürdün de payını alıyordu. Katar da işin bir tarafından tuttu.
Bölgesel ortaklarla ayrılık, ABD’nin programı Esad’a karşı mücadeleden IŞİD’le savaşa çevirmesiyle farklı bir boyut kazandı. Burası, Suudi-Katar-Türkiye ortaklığının sorunun parçasına dönüştüğü nokta. Bir başka ayrılık noktası ABD’nin müzakerelere Suriye’nin müttefiki İran’ı da ortak etme iradesiydi. (ABD’nin İran’la nükleer krizi barışçıl yolla çözmesinin ne denli Suudilerin sinirlerini zıplattığını daha önceki yazılarımla anlatmıştım.)
Şimdi konuşma sırası, onlarca yıl CIA’e ‘çek yazmış’ olan Suudilerde.
Suud hanedanı ilk kez ABD ile ters düştü ve kirli ittifaka sadakat bekliyor. Obama yönetiminin zayıflık göstermesinin nedeni işte bu berbat sicildeki ortaklıktır. Bu yüzden perde arkasında Rusya’ya hak verip Türkiye ve Suudi Arabistan’a döndüğünde de “Siz de haklısınız” diyor.
Bu puslu ortamda Cenevre’den ne beklenebilir? Suriye’deki savaşı bitirmese de Cenevre, ABD ve Rusya için bir çıkış bileti olabilir ama bölgesel aktörlerin bu tutumları yüzünden geleceğe projeksiyon tutmak çok zor.