Muhalif bir Suriyeliden one minute: Asıl Osmanlı biziz!

Suriye rejiminin kendi cürümlerini atlayıp ülkeyi felakete sürükleyen silahlı isyan sürecinden en fazla Türkiye'yi sorumlu tuttuğu malum
Muhalif bir Suriyeliden one minute: Asıl Osmanlı biziz!

Suriye rejiminin kendi cürümlerini atlayıp ülkeyi felakete sürükleyen silahlı isyan sürecinden en fazla Türkiye’yi sorumlu tuttuğu malum. En son Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Montrö’de Türkiye’yi ‘terörün destekçisi’ olarak resmetti. Tabii Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da misliyle yanıt verdi. İki ülke arasında bu denli bir düşmanlık hasıl olduktan sonra düellolar kaçınılmaz. Ne hazindir ki, muhalefet cephesinde de Türk hükümetini parmakla gösterenlerin sayısı artıyor. 12 uluslararası insan hakları örgütü, Türkiye’nin müdahale için sığınmacı sayısının 100 bini bulmasını kırmızı çizgi tayin edip mülteci akınını teşvik ettiği, Suudi Arabistan hapishanelerinden bırakılanlar dahil dünyanın dört bir yanından militan taşınmasına ortaklık ettiği, silah sevkiyatında yer aldığı, silahlı gruplara lojistik ve askeri eğitim sağladığı, Suriye’nin sanayi kuruluşlarının yağmalanıp sınırın bu tarafında satılmasına göz yumduğu gibi dudak uçuklatan iddiaların yer aldığı kabarık bir dosya hazırlıyor. Silahlı süreci reddeden Heysem Menna gibi muhaliflerin destek verdiği dosya uluslararası mahkemelere taşınacak. Bundan ne çıkar bilemem ama Türkiye’yi sorunun bir parçası haline getiren gelişmeleri görmemek için de kör olmak gerekiyor.

‘Mozaiği biz koruduk’

Bana göre hatalar zincirinin başında üç faktör var: Çevresinden bihaber ‘yeni Osmanlı egosu’, mezhepçilik ve Müslüman Kardeşler’e (İhvan) hamilik. Ve yanlış hesapta ısrar daha çok yanlışı beraberinde getirdi. 

Bir muhalefet cephesi kurma sürecindeki çalışmalarda aktif yer alan isimlerden Suriye Demokratik Forumu’nun kurucusu Samir Aita’nın geçenlerde Almanya’da bana aktardığı iki anekdot Suriye bataklığında geride kalan üç yılın kıvrımlarına ışık tutuyor. İlki farklı din ve ırkları barış içinde tutan Osmanlı mozaiğine dair. Aita, Le Monde Diplomatique’in Arapça yayın yönetmeni olarak Türk yetkililerle görüşmeye gittiğinde söz Osmanlıdan açılıyor ve Davutoğlu’na “Bir dakika, orada durun!” diyerek itiraz ediyor: “Asıl Osmanlı biziz. Osmanlı mozaiğini koruyan da biziz.” Davutoğlu beklemediği bu çıkışa şaşırıyor. Aita devam ediyor: “Ermenileri katlettiğinizde onlara biz kucak açtık. Aynı şekilde Süryanilere de kucak açtık. Ardından katliamdan kaçan Kürtler bize geldi, onları da kucakladık. Birçok Türkmen korunmak için Suriye’ye kaçtı. Aleviler sizde haksızlığa uğrarken bizde hayat buldu. Osmanlı mozaiğini Suriye halkı korudu, Türkiye değil. 1925’te Fransız işgaline karşı Suriye devrimine yardım eden Mustafa Kemal ile ilişkilerimiz iyiydi. Halefleri birkaç kez bizi işgal ile tehdit etti. Halbuki sizin bağımsızlığınızı biz koruduk; yabancı işgale karşı Atatürk’ün komutasında Çanakkale’de savaşan Halep ordusuydu. Biliyorsunuz Antioch (Antakya) bütün doğu kiliselerinin referans kentidir. Türkiye’ye ilhak olduğundan beri ışığını kaybetti. İhvan gibi düşünüp davranabilirsiniz ama Osmanlı olamazsınız. Suriye, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerçek varisidir, Fransız ve İngilizler Lübnan’la birlikte Suriye’ye Osmanlının eski borçlarının önemli bir kısmını ödetti.”

Ford: Nusayri değil Alevi!

Aita’nın argümanı tartışılabilir ama rejimin bütün kirliliğine ve kokuşmuşluğuna rağmen 2011’deki isyan ve ardından iç savaş başlayıncaya dek Suriyelilerin övündüğü şey işte bu mozaikti. Türkiye’de Kürtlerle, Ermenilerle, Nusayrilerle, Alevilerle meselelerini halletmeden Emevi Camii’nde namaz kılma hayali kuranların neden husrana uğradığının yanıtını merak edenler biraz da konuya bu açıdan yaklaşmak zorundalar.

Aita’nın ikinci anekdotu ‘Nusayri azınlık rejimi’ retoriğiyle ilgili. 2012’de Kahire’de muhaliflerle yapılan toplantıda Davutoğlu ikide bir ‘Nusayriler’ kelimesini kullanınca bu ifadenin Aleviler nezdinde yol açtığı alerjinin farkında olan ABD’nin eski Şam Büyükelçisi Robert Ford uyarıyor: “Nusayri değil! Lütfen Alevi deyin!”

O toplantıda Esad karşıtı Aleviler de vardı. Aita şunu da ekledi: “Bu retorik Davutoğlu’nun Osmanlı ve Atatürk’ün mirasından ya da devrimin ilk zamanlardaki ruhundan ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Davutoğlu ‘Nusayri azınlık rejimi’nden bahsetmekte ısrar etti. Hatta bu kelimeyi muhaliflerin birçok toplantısında Beşşar Esad’a şiddetle karşı çıkan Alevilerin huzurunda da kullandı.”

‘Nusayri rejimi’ saçmalığı Suriye ile ilgili projeksiyonun temel yanılgı noktasıydı. ‘Suriye’de devrim’ projesinin akıl hocaları ‘Nusayri’ etiketiyle Anadolu Alevilerini Suriye Alevilerinden ayrı tuttuklarını, ‘Nusayri azınlık rejimi’ ifadesiyle de ‘Sünni çoğunluğun ayaklanmasıyla azınlık rejiminin kısa sürede tepetaklak olacağı’ varsayımının inandırıcılığını artırabileceklerini sandı. Bu arada Antakya’daki Arap Alevileri de ‘Vilayet-i Şam davası’ için feda ediliyordu. Halbuki Suriye ile haşir neşir olan herkes bilir ki Suriye’de hiçbir Alevi kendini Nusayri olarak tanımlamaz. Bu tanım daha çok Alevileri ‘gayri İslami’ göstermeye çalışan Selefi ve mezhepçi grupların tercihiydi.

İhvan için pazarlık

Suriye’de ‘terör örgütü’ ilan edilmiş İhvan ise Türkiye’nin Suriye politikasının ters tepmesinde bir diğer etken. İhvan’ın Siyasi Büro Üyesi Samir Ebu Leban’a “Türkiye hükümeti ile Esad arasındaki görüşmelerde İhvan’a ülkeye dönüş ve siyaset izni verilmesi kritik bir pazarlık konusuydu değil mi” diye sorduğumda önce bir yutkundu sonra “Evet” dedi. Yanımda Uluslararası Suriye Barış İnisiyatifi’nin kurucusu Wilhelm Langthaler de vardı. O da Şam’da Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad’ın kendilerine şunu söylediğini aktardı: “İlişkilerin iyi olduğu dönemde de Türkiye bizden hep İhvan’ın yasallaşmasını ve siyasete dahil edilmesini istedi. Esad reddetti. Çünkü seküler bir devlette dini harekete siyaset izni vermek mezhepçiliğin önünü açmak olurdu.” Langthaler, İhvan’ın siyasete dahil olmasının dini aşırılıkçılığın önlenmesinde kritik önem arz ettiğini düşünen Avusturyalı solcu bir aktivist. Rejimin iddiasının aksine İhvan’ı dışlamanın mezhepçiliği körüklediğini savunuyor. Langthaler, İhvan’ın siyasete kazanılması gerektiği konusunda son derece haklı. Bu alıntıyı aktarmaktaki amacım ‘Türkiye’nin tek derdinin İhvan olduğuna’ dair Suriye içinde ve dışında oluşan yaygın kanaati göstermek. Bir muhalifin gözüyle Türkiye’nin iflah olmaz Suriye serencamına yarın devam edelim…