Nobel peşin barış taksit taksit

Suriye'nin kimyasal silahlarına veda, Küba'ya merhaba ve İran'la nükleer tokalaşma. Obama peşin aldığı Nobel'in taksitlerini ödüyor.

225 ile 8000 arasında nükleer silaha sahip BM’nin 5 daimi üyesi ve bu teknolojiden arındırılsa da ABD’nin sağladığı 60 nükleer bombayı kullanma hakkına sahip Almanya, bir tek nükleer silahı olmayan İran ile nükleer kördüğümü çözdü. Atom bombasına kapalı güvenli nükleer yola karşılık ambargo ve yaptırımları kaldıran anlaşma 12 yıllık tantanalı bir süreç, 20 aya yayılan pazarlıklar ve 18 günlük nefes kesen son raundun andından dün Viyana’da sağlandı. Suriye’nin kimyasal silahların imhasını getiren anlaşma ve Küba ile ilişkileri normalleştiren adımlardan sonra İran’la nükleer barış. Böylece Barack Obama, 2009’da ‘barış adamı ol’ diye kendisine peşinen verilen Nobel Barış Ödülü’nün üçüncü taksitini ödemiş oldu. Obama, İsrail lobisinin yoğurduğu Amerikan Kongresi’ndeki arızalara rağmen müzakerede ısrar etmeseydi bu anlaşmanın çıkması zordu. İran tarafında da hem rejimin mutemet adamı hem sarığıyla mollalar üzerinde etkili hem de reformcuların umudu olan Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani olmasaydı muhafazakâr kanadın ‘Merg ber Emrika’ (Amerika’ya ölüm) sloganı müzakerelere galebe çalabilirdi. Elbette son söz, dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in ama ‘şeyh diplomat’ Ruhani ve güler yüzüyle muhataplarını teskin eden Dışişleri Bakanı Cevad Zarif içerde ve dışarda işi kolaylaştıran bir faktördü. Kuşkusuz anlaşma ABD Kongresi ve İran Meclisi’nde itirazlarla karşılaşacak. Ruhani’nin en önemli kozu barışçıl nükleer programın tanınmış olması ve ekonominin belini büken yaptırımların kalkmasıyla ülkenin şahlanacak olması. İran bölgede petrol zenginliğinin yanı sıra kendi sanayisini inşa etmiş tek ülke. Yaptırımlarla geriletilen petrol, doğalgaz, enerji ve bankacılık sektörlerine yapılacak yatırımlarla İran bölgesel güç olma hayallerinin peşinden gidebilecek. Silah ambargosunun 5 yıl daha kalacak olması da kendi öz savunma sistemlerini şaşırtıcı düzeyde geliştirdiği için hayati sorun değil.

HER ŞEY BİTMEDİ

Anlaşma ‘tarihi’ olmakla birlikte mutlak anlamda bir Amerikan-İran barışı da değil. Obama’nın “Uzlaşmanın uygulanmasını engelleyen tüm yasa tasarılarını veto edeceğim" diyerek önden uyardığı Kongre başkanı açığa düşürmezse, İran güveni zedeleyecek hileli bir yola sapmazsa ya da İran’a oyun oynanmazsa anlaşma hem ulusal hem uluslararası alanda yeni sayfalar açabilir. ABD ve İran 1979’dan beri birbirine düşman olmasına rağmen son yıllarda Afganistan ve Irak gibi yerlerde belli düzeyde zimmi ortaklıklar kurdu. Son bir yıldır da IŞİD’e karşı savaşta görülen hedef çakışması daha büyük bir ortaklık için suların test edilmesine imkân verdi.
Tabi muazzam bir potansiyeli beraberinde getirse de bol keseden fanteziye yer yok.
Sonuçta ne İran ne de ABD, Ortadoğu’daki birbirine taban tabana zıt politikalardan vazgeçmiyor. Taraflar Filistin, İsrail, Hizbullah ve Suriye gibi yakıcı başlıkları nükleer pazarlıkların dışında tuttu. Bu konulara girilseydi böyle bir anlaşmanın çıkma şansı sıfırdı. Haliyle kimse İran’ın Suriye, Hizbullah ve Filistinli gruplara desteğini kesmesini beklemiyor. Aksine anlaşma Suriye’de rejim değiştirmekten terörle mücadeleye kayan konsepti daha da güçlendirebilir. ABD de her ne pahasına olursa olsun İsrail’in güvenliğini deruhte eden politikasını sürdürecek. Güvene değil teyit mekanizmasına dayalı bir anlaşmayla taraflar birbirini sınayacak.
Batıda genel anlamda İran’la diyaloga değer atfeden bir yönelim artıyor. Tökezlemediği takdirde anlaşma her halükarda bakış açılarını etkileyecek ve zamanla İran’la batı arasındaki işbirliği alanları genişleyecek.

KÖRFEZ’E ETKİSİ TERSTEN

Batı ile gerilimin düştüğü bir sürece karşın anlaşma bölgedeki İran karşıtlığını daha da keskinleştirebilir. ABD’nin İran’la diyalogunun Körfez ülkelerini nasıl ifrit ettiğini biliyoruz. Öyle bir öfke ki Suudi Arabistan, İran’a karşı İsrail’le gizli ortaklık kurmak için bir hayli mesafe aldı. ABD-İran diyalogunun Umman’da başladığı 2013’ten bu yana Suudi ve İsrailli yetkililer Hindistan, İtalya ve Çek Cumhuriyeti’nde beş kez bir araya gelip İran’da rejim değişikliğini de içeren ortak strateji belirlemeye çalıştı.
Anlaşma İsrail cephesinde bir değişikliğe yol açmayacak. İran’ı ‘ölüm’ olarak gösterip kendi ölümcül politikalarını uluslararası topluma dayatan ve Amerikan desteğini sorgulanamaz hala getiren İsrail “Anlaşma İran’a öldürme yetkisi vermektir” diye çıkıştı. Mutat tepki. Ancak herkes şunun farkında ki Başbakan Benyamin Netanyahu’nun BM kürsüsünde İran’ı el bombası olarak resmeden çizimi elinde patladı. İran da bildiğini okumaya devam edecek. Tahran açısından Viyana zaferinin bedeli Filistin, Hizbullah ve Suriye değil.
İsrail bildik itirazlarını sürdürürken asıl keskinleşme Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Şii karşıtlığını köpürttüğü Körfez’de yaşanabilir.
Ruhani’nin Körfez ile yeni başlangıç yapma girişimlerine rağmen Suudi Arabistan’da tahta geçen Selman ile birlikte çöl fırtınası esiyor. Selman, Yemen’i yakıp yıkan operasyonla test sürüşünü yapan ‘Sünni Blok’u İran’a karşı daha fazla koşullandırmak için uğraşıyor. Kralın gönlünde yatan Yemen’deki koalisyondan bir ‘Arap Ortak Savunma Gücü’ çıkarıp İran’la Suriye gibi yerlerde de yüzleşmek. Ayrıca Riyad, İran’la anlaşmayı nükleer yarış için bir gerekçe olarak da kullanacağını gösterdi.
Selman’ın ‘Sünni Blok’una açık çek yazan Türkiye ise yine haybeye ters köşeye yattı. Normalde İran’a ekonomik yaptırımlar ve ambargolar kalktığında bunun sunacağı ekonomik fırsatlardan en fazla yararlanabilecek olan ülke Türkiye. Ne yazık ki Ankara kendi ayaklarına Suriye, Irak ve Yemen’de prangalar attıkça değişen uluslararası dengelere uyum sağlamakta zorlanıyor ya da kırıp döktükten sonra gecikmeli pozisyon alıyor. Yemen’de Suudi saldırılarına destek açıklamakla kalmayıp İran’a verip veriştirirken birkaç gün sonra Tahran’a gidip arabuluculuğa soyunmak gibi…
İran içindeki zorlayıcı çelişkilere rağmen büyük bir devlet aklını barındırıyor. ABD’nin Ortadoğu’daki en büyük kaybı İran’dı. Obama’nın anlaşmadaki ısrarı Amerikan siyasetinin Ortadoğu’ya yeni bir perspektiften bakmaya başladığını gösteriyor. Burada devlet aklında kayıplar yaşayan Türkiye’nin yeri daralıyor. İran’a ambargoyu fırsatlara çeviren Zarrap düzenine ödül veren ülke ile Zarrap’ın ortağını yargılayan ülke arasındaki fark oyunculuğun büyüklüğünü tayin ediyor; biri dünya devleriyle pazarlık yaparken diğeri kendi vatandaşına dünya beşten büyüktür nakaratını tekrarlatıyor.