Nobel'le kaybedenler

Suriye konusunda ABD ile Türkiye arasında giderek açılan makas son kerteye dayanıyor.

Suriye konusunda ABD ile Türkiye arasında giderek açılan makas son kerteye dayanıyor. Nobel Barış Ödülü’nün Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’ne (OPCW) verilmesi de iki ülkenin pozisyonlarının arasındaki mesafeye ışık tutuyor. Suriye’nin kimyasal silahlarının imhası sürecinin başlaması OPCW’in elde ettiği bir sonuç değil. Perde arkasında Vladimir Putin ve Barack Obama ile perde önünde başdiplomatlar Sergey Lavrov ile John Kerry var. Ve tabii üçüncü sacayağında da kimyasal silahların imhası anlaşmasını kabul eden Suriye. Kim ne derse desin ödül Lavrov ile Kerry’nin şahsında Rusya ile ABD ve Suriye’ye gitmiş sayılır. Muhalifler ile Şam yönetiminin hemfikir oldukları tek konu da sanırım bu: Asıl ödüllendirilen Esad oldu. Ödül, OPCW’nin Suriye’de başarılı olacağına dair inancı da yansıtıyor. Haliyle bu Esad’a tanınan bir kredidir. Suriyeli yetkililer de ödülü ‘Şam’ın güvenilirliğinin teyidi’ olarak görüyor.

Rüzgar tersten eserken...
Halbuki Şam’ın Guta bölgesinde yüzlerce insanın öldüğü kimyasal saldırının ardından ABD’nin kısmi saldırı planına karşı Başbakan Tayyip Erdoğan’ın istediği Esad’ın sonunu getirecek bir müdahaleydi: “Sınırlı operasyon bizi tatmin etmez. Kosova’daki gibi olmalı.” ABD düne kadar meşruiyetini yitirmiştir dediği Esad’ı takdir eder hale geldi. Kerry “Süreç rekor sayılacak hızda başladı. Anlaşmaya uyduğu için Suriye’ye minnettarız” sözüne en sert tepkiyi veren de Erdoğan’dı: “Esad teröristtir.” ABD Dışişleri Sözcüsü Marie Harf ise “O ifadeyi kullanmayacağım ama ne kadar kötü biri olduğunu tarif için kitaptaki tüm terimleri kullanabilirim” yanıtını vermişti. Tam da bu düellonun ortasında Nobel, Türkiye’nin beklentilerinin aksine meseleyi askeri müdahale noktasından çıkartıp Esad’ı en azından kimyasal silahlar imha edilinceye kadar uluslararası toplumun ortağı haline getiren bir süreci ödüllendirdi. Halbuki 3 Ekim’de Türkiye kimyasal silahları gerekçe göstererek sınırötesi harekât için tezkere çıkarmıştı. Dahası ödül, Gaziantep’te Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun (SMDK) atadığı ‘başbakan’ Ahmed Tuma’nın katılımıyla kimyasal saldırılara karşı eğitim kursları düzenlenirken geldi. Türkiye’de savaş,

Oslo’da barış havası…
İşin kötü tarafı ABD, Libya senaryosuyla Suriye’de çok erken aşamada isyanın askerileştirilmesine dahli olduğu halde işin içinden sıyrılırken Türkiye yanlışlıktaki ısrarıyla Kaidevari grupları palazlandıran ülke olarak ortada kalıyor. HRW’nin Lazkiye’de Alevileri katleden grupların Türkiye’den girdiklerine dair raporu ve Wall Street Journal’ın MİT Başkanı Hakan Fidan’ın silah sevkıyatını organize eden ve kontrol noktalarından konvoyların geçişine izin veren bir trafik polisi olarak hareket ettiğini anlatan analizi tek bir resim çiziyor: “Kaide destekçisi Türkiye.” Türk-Amerikan uyumsuzluğuna paralel olarak bu tür haberler daha da artabilir çünkü geride bırakılan malzeme çok.

Cenevre sancısı
Kimyasal meseledeki zıtlaşma siyasi süreçte de kendini hissettiriyor. Suriye dosyasını artık Rusya ile götürmeye karar veren ABD için Türkiye ve Katar’ın zamanı geçti. Nitekim Sefir gazetesine bakılırsa Katar’ın yeni emiri Şeyh Temim, El Fetih yetkilisi Abbas Zeki aracılığıyla Esad’a ilişkileri düzeltmek istediği mesajı göndermiş. Yine baskılarla Şam’dan Doha’ya taşınan Hamas lideri Halid Meşal “Tüm halk hareketlerinin kendi haklarını elde etmesini destekliyoruz ama bunun barışçı yollarla olması gerekiyor” dedi. Yani rüzgâr tersine döndü, çark zamanı!

Türkiye-Katar ekseninden netice alamayan ABD, Suudi kanalına yöneldi. Ürdün merkezli çalışmaların hızlandırılması ve Suudi istihbaratının denetimindeki Liva el İslam’ın Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) bağlı 50 kadar grupla İslam Ordusu’nu kurması satranç tahtasındaki son hamle. Suudiler, Türkiye gibi sonuna kadar gitmekten yana olsalar da ABD’nin amacı Kaide’yi ılımlı selefilerle baskılamak ve Cenevre’ye giderken muhaliflerin elini güçlendirmek. Cenevre yolu ise çok taşlı. Suudilerin adamı Ahmed Carba’nın SMDK’yı yekpare Cenevre’ye taşıma şansı azalıyor. SMDK’nın en büyük bileşeni olup Ankara’nın hassasiyetlerini yansıtan Suriye Ulusal Konseyi (SUK) Başkanı George Sabra, Cenevre’ye gitmeyeceklerini açıkladı. Ayrıca savaşçıların yarısını temsil eden 13 grubun bayrak açmasıyla SMDK askeri kanadı temsil şansını iyice yitirdi. Kaide karşısında mevzi kaybeden ÖSO’da da işler karışık. ÖSO Sözcüsü Fahd el Masri’nin, örgütün ‘genelkurmay başkanı’ Selim İdris’i “İstihbarat servislerinin maşası” diye hedef alması içerdeki fırtınanın boyutunu gösteriyor. Yine ABD, Kürtler ve SMDK dışındaki muhaliflerin Cenevre’ye katılımı konusunda Ankara’nın rezervlerini aşabilir. ABD, PYD ve Suriye Ulusal Koordinasyon Kurulu’nu Cenevre’de görmek isteyen Rusya’nın çizgisine yaklaşıyor. Özetle Türkiye başında sırf bir Türk olduğu için Nobel’e seviniyor görünse de ödülü getiren sürecin kaybeden tarafında.