Suriye'den sonra sıra Irak'ta, öyle mi?

Türkiye’nin yakasına günbegün bir etiket yerleşiyor: ‘Sünniler lehine mezhepçilik’. Suriye krizi patlak verdiği günden beri Ankara’nın izlediği yol, Türkiye’nin Şii eksenine karşı Sünni bariyer oluşturmaya soyunduğuna dair algıyı güçlendirdi. Bu sadece ötekilerin algısı mı, yoksa hakikat mi? Türkiye’nin mezhepçi davrandığı tespiti faraziye ya da değil, gidişatı sorgulamanın ne denli elzem hale geldiğini göstermesi açısından bir olayı aktaracağım. Irak’ın başkenti Bağdat’ta cuma imamı Seyyid Muhammed Haydari, 10 Ağustos’ta cemaate Türkiye konusunda hayal kırıklığı yaşadıklarını söylüyor. Bunu derken en büyük Sünni blok Irakiye’nin meclis grup başkanı Selman Cumeyli’nin şunu söylediğini öne sürüyor: “4 Ağustos’ta yaptığımız görüşmede Türk yetkililer, tıpkı Suriye’deki Ulusal Konsey’i destekledikleri gibi Irak’taki ‘ulusal güçleri’ desteklemeye ve silah yardımında bulunmaya hazır olduklarını bildirdi.”

Katar Emiri’nin vaadi
Irak’ta ‘ulusal güç’ten Sünniler, ‘mezhebi güç’ten Şiiler kastediliyor. Bu, inanmak istemediğimiz bir iddia. Bilmiyorum belki deli saçması, belki çarpıtma! Cumeyli de kendisine atfedilen sözleri yalanladı. Ama Türkiye, Suriye’deki savaşta Özgür Suriye Ordusu için ana karargâh ve sevkıyat güzergâhına dönüştükten sonra bu tür iddiaların zemin bulması o kadar da zor değil. Ayrıca Haydari vaazında Iraklı bir bakanın Katar Emiri Hammad el Sani ile yaptığı bir görüşmenin detayına giriyor. İddiaya göre Katar Emiri, Suriye’den sonra Irak’a da operasyonlar düzenleyeceklerini söylemiş.

Necef’ten gelen mesaj
Haydari, Şiiler için önemli bir isim. Bu iddiaları cuma vaazına kadar taşıdıysa burada durup ‘Neler oluyor’ diye sormak gerekiyor. Haydari’nin iddialarını yazıp yazmama konusunda mütereddittim. Birkaç gün önce Necef havzasının önde gelen isimlerinden Allame Seyyid Salih el Hekim, gazetede ziyaretime geldi. Seyyid Salih, Iraklı Şiilerin taklit mercii Büyük Ayetullah Ali Sistani’den sonra gelen Ayetullah Muhammed Said el Hekim’in Avrupa temsilcisi ve Dar-ul Hikme müessesesinin başkanı. Hekim ailesinin başını çektiği Irak İslam Yüksek Konseyi de Irak siyasetinin önde gelen partisi. Seyyid Salih’i dinleyince mezhepler arası tehlikeli gidişatı yazmak kaçınılmaz oldu. Seyyid Salih’e göre “Türkiye Saddam’ın devrilmesinin ardından Irak’ta Sünnilerle iş tuttu. Yardımlar Sünni Türkmenlere gitti, Şii Türkmenlere değil. İHH de yardımlarını sadece Felluce’de dağıtıyordu. Türk hükümeti siyasi partilere de eşit mesafede değildi. Mesela Şii kökenli Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Adil Abdulmehdi ile bir kere görüştüyse Sünni Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi ile 5 kez görüştü. Ancak 2009’dan itibaren Türkiye politikasını değiştirdi. Basra’da konsolosluk açması dönüm noktasıydı. Ardından Başbakan Tayyip Erdoğan, Mart 2011’de Sistani’yi ziyaret etti. Bunlar Şii dünyada büyük yankı uyandırdı. Türkiye artık Şiileri de kucaklıyordu. Ne var ki Suriye kriziyle eski politikaya dönüldü.”

ABD’nin hesabı
Seyyid Salih’in tespitleri şu açıdan önemli: Kendisi Tahran-Bağdat-Ankara üçgeninde farklı bir yerde duruyor. Bir kere İran’ın Irak üzerindeki nüfuz çabasından rahatsız. İslam devrimi sonrası İran’ın Necef’teki 1000 yıllık taklit merciini Kum’a taşıma girişimini kabul etmediklerini gururlu bir edayla anlatıyor. İkincisi, Necef havzasının Beşşar Esad’ı desteklemediğini vurguluyor. Üçüncüsü, Ankara’nın 2010 seçiminde Irakiye’nin hükümet kurması için ağırlığını koyması nedeniyle Türkiye’ye cephe alan Nuri Maliki’den ‘diktatör’ diye söz ediyor: “Maliki demokratik tecrübeyi diktatörlüğe çeviriyor. ABD sorun çıkarmasını istiyor, Maliki de çıkartıyor. Bu durum İran’ın da işine geliyor. ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) hayata geçirirken mezhep çatışmasından yararlanmaya çalışıyor. Bölgede demokratik değişimden değil ABD’nin yapacağı değişikliklerden korkuyoruz.” “BOP, 2006’da rafa kaldırılmadı mı” diye itiraz ediyorum, “Hayır, sadece uygulama ertelendi” yanıtını veriyor. Bu arada Maliki’nin Türkiye karşıtı duruşundaki saikin Şiilik olmadığında ısrar ediyor. Ona göre Maliki’nin partisi Davet’e de Şii partisi demek doğru değil!

Lübnan’daki hava
Sözün özü, ‘Ankara, Sünni kuşağın hamiliğine soyundu’ algısı Türkiye’yi bölgesel aktör olmaktan çıkartıyor. Bu gidişatta Türkiye’nin sorumluluk payının ne kadar olduğu sorusunun yanıtını yetkililer versin. Kuşkusuz “Suçlamalar asılsız” diyeceklerdir. Ama bu, mezhepsel fay hatlarının çatırdığı; Türkiye’nin İran, Irak, Suriye, Lübnan hattındaki ilişkilerinin dinamitlendiği gerçeğini değiştirmiyor. Suriye’de kaçırılan Lübnanlılara misilleme olarak Lübnan’da Türklerin kaçırılması Türkiye’nin Suriye’deki savaşta taraf olarak görülmesi kadar mezhepçi kamplaşmanın nerelere vardığını gösteriyor mu? Türkiye gibi kırılgan ülkelerin en kolay savrulacağı çukur mezhep düşmanlığı. Bunun fikri altyapısı çok güçlü, parlaması için üstündeki tozların üflenmesi yeterli. Ve maalesef üflemeye can atan da çok.