Tahliye!

Yabancı ülkelerden tahliye operasyonları Türk dış politikasının yeni tecrit halkaları. Barışçıl rekabetin yerini çatışma alınca kazanan İran, kaybeden Türkiye oldu.

Dış politikada tahliye dönemini yaşıyoruz. Kimi git diyor, kimi gelme! Ankara’nın hesapsız, savruk ve dengesiz dış politikasının bedelini diplomasinin yanı sıra vatandaşlar da ödüyor.

Suriye’den elçiliğin tahliyesi gizemli bir operasyonla yapılmıştı; lüzumsuzdu, feci savrulmaların ilk adımıydı.

Libya’dan müdahale sürerken Türkler tahliye edilmişti, hadi diyelim ki zorunluydu. Ama Ankara’nın omuz verdiği ‘devrim’den sonra Türkler hepten istenmeyen kişi ilan edildi; basiretsizlik ve yanlış politikaların sonucuydu.

Mısır kapıyı gösterdi; zincirleme hatalarla gelinen bir noktaydı.

Düne kadar ‘Türkiye’yi örnek alıyor’ diye birilerinin böbürlendiği Tunus, Türkiye’yi teröre destekle suçladı; orada da dış kapı aralandı.

Yemen’den kaçış daha yeni gerçekleşti. Suudilerin Yemen’e saldırısına lojistik destek sözünden sonra bu ülkenin kapıları uzun süre Türklere kapalı kalabilir. Aksi bir durum için Kral Selman’in zaferini beklemeleri gerekecek. Ve o zafer belki hiç gelmeyecek. Yıkım ve ölüm getiren Suudi operasyonu Husileri geriletmediği gibi hakimiyet alanlarının genişlemesine yol açtı. Bakın ‘Husileri bombalayın’ diye yanıp tutuşan Suud’un adamı Yemen Dışişleri Bakanı Riyad Yasin, ‘Kararlı Fırtına Operasyonu’nun Husilere değil sadece ülkenin havaalanları, limanları ve hükümet binalarını yıktığını söylüyor. Tabi Yasin hala dersini almış değil; hava operasyonundan farklı bir şey getirecekmiş gibi bir de kara harekâtına davetiye çıkartıyor.

Son olarak Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bugünkü Tahran ziyareti öncesi İranlı vekillerden ‘gelme’ sesleri yükseldi. İranlı 64 vekil, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’ye mektup yazıp Erdoğan’ın İran halkına hakaret ettiğini ve özür dilemesi gerektiğini savundu. Geçmişte İran’la yaşanan bir iki diplomatik krize rağmen doğrudan ülke liderlerinin ziyaretini tartışmalı hale getiren bir durum hiç yaşanmamıştı. Hala tedavülde ise iki ülkenin kurumsal aklı iyi komşuluk ilişkileri ve ticari bağların selameti için günübirlik ziyareti kazasız atlatabilir. Ama artık ülke yönetimi öngörülebilir olmaktan uzak. O yüzden siyasi tahmin raporları faso fisoya çıkabilir.

GERİLİMLER İRAN’A KAZANDIRDI

Erdoğan’ın İran’a “Yemen, Suriye ve Irak’tan çekilmeli” diye çıkıştığı konjonktür önemli ölçüde Türkiye’nin oyun kurucu olabileceğini sandığı Amerikan müdahalelerin ürünü. Son 12 yılda Türkiye’nin dış müdahalelerle açılan sahada önden önden giderek erişemediğini İran kendi kalesinde bekleyerek elde etti. Ankara oyunu hep yanlış kurguladı. Tahran’ın önünü kesmek istedi ama ortak nüfuz alanlarında İran’la çatışma değil paralellik kurduğunda daha çok kazanan taraf olduğunu unuttu. Sözgelimi Türkiye, İran’ın Arap dünyasındaki yegane müttefiki Suriye ile iyi ilişkiler kurarken Tahran bunun önüne taş koymadı. Suriye, İran’ın başını çektiği eksenden çıkmadan da Ankara ile dost olabildi. Bu hem Türkiye hem İran’a kazandıran bir barışçıl rekabet türüydü. Irak’ta da 2003-2010 arası her iki ülkeye kazandıran bir durum vardı. Ankara’nın Irak’ta Sünnileri iktidara taşıma, Suriye’de de Şam yönetimini eski ittifak ağının dışına çekme çabasıyla rekabet kızıştı, iş vekâlet savaşına dönüştü. Yine bir dönem Hamas İran’dan silah Türkiye’den siyasi destek alıyordu. Türkiye Hamas’ı İran’dan koparmaya kalkıştı, hem kendisi hem Hamas kaybetti. İç işlerine müdahale ve tarafgirlik devreye girmediği takdirde İran ve Türkiye’nin tatlı bir rekabetle ortak nüfuz alanlarında dans edebileceklerini gösteren başka örnekler de sıralanabilir.

Çatışmalar başladığında İran kazanan, Türkiye kaybeden taraf oldu. Bu noktadan sonra da İran’ın yükselişi Ankara için dert haline geldi. Bir histeri içerisinde “İran Bağdat, Beyrut, Şam ve Sanaa’yı ele geçirdi” tezi işlenip duruyor. Mezhepçi bir ruh haliyle Suud’un arkasına takılıp Yemen saldırısına arka çıkmak Türkiye’nin Arap Baharı sırasında bayraklaştırdığı bütün söylemlerin de iptalidir.

ABD’DE DEĞİŞEN ALGI

Erdoğan gibi İran’ı dert edinen ama bundan farklı sonuçlar çıkaran Amerikalı muhafazakâr kesimin simge isimlerinden Patrick J. Buchanan’ın Washington Report on Middle East Affairs’te yayımlanan yazısına bakalım. Buchanan Amerikan Başkanları Richard Nixon, Gerald Ford ve Ronald Reagan’a danışmanlık yapmış, Cumhuriyetçilerin başkan adayı olmak için sahneye çıkmış bir gazeteci ve yorumcu. ‘Persler Geliyor’ başlıklı yazısında özetle şunu söylüyor:

“Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm Husilerin sloganı. Fakat Husiler kimi düşman olarak görüyor? Arap Yarımadası’ndaki El Kaide’yi. El Kaide bizim de düşmanımız.

Yeni Pers imparatorluğunun kraliyet cevherinin Irak olduğu söyleniyor. Peki, İranlı emperyalistler bunu nasıl elde etti? George Bush orduyu Bağdat’a gönderdi, İran’ın en büyük düşmanı Saddam’ı devirdi ve İran’la dini ve tarihi bağları olan Şii çoğunluğu iktidara getirdi.

Şam’a gelince; İran Beşşar Esad’ın Alevi-Şii rejimini (bana göre bu sorunlu bir tanım-FT) destekliyor ki Esad’ın babası Hafız Esad Çöl Fırtırası’nda baba Bush’un müttefikiydi.

Beyrut’a gelince; Ariel Şaron 1982’de Lübnan’ı işgal ettiğinde Hizbullah bir direniş hareketi olarak ortaya çıktı. İzak Rabin ortaya çıkan sonuçtan pişman olacaktı: ‘Şii cinini şişeden çıkardık.’ Bugün Ortadoğu’daki karmaşaya bakınca belki sırada bekleyen Irak ve Afganistan’la birlikte Libya, Yemen ve Suriye’de müflis devletleri görüyoruz. Stratejik felâket büyük oranda bizim eserimiz. Fakat Kaide ve IŞİD bizim gerçek düşmanımızsa şu an İran, Hizbullah, Esad ve Husiler fiilen bizimle aynı safta savaşan müttefik. Panik yaratanlar yeni Pers imparatorluğunu bütün insanlığa tehdit olarak görüyor olabilir. Yakından baktığımızda; Sünni ağırlıklı dünyada Şiiler sapkın olarak aşağılanıyor. Ve en çok korktuğumuz ve nefret ettiğimiz terörist örgütlerden -Kaide, İslam Devleti, Ensar el Şeria, Boko Haram- hiçbiri Şii değil, hepsi Sünni. Peki İran’ın nükleer bomba inşa etme çabasından ne haber? İsrail’in 100-300 tane atom bombası var. Amerika binlercesine sahip. İran’ın Müslüman komşusu Pakistan’da da çok sayıda var. Ya İran? Bombası yok. ABD istihbaratı iki kez İran’ın nükleer bomba programı olmadığını rapor etti.”

HER TAHLİYE BİR TECRİT

Buchanan’ın sözleri Kaide ve IŞİD ile mücadeleye ilaveten İran’la Lozan’da varılan nükleer ön mutabakatın Amerikan siyaseti üzerinde yarattığı etkiye ışık tutuyor. Buchanan’ın tespitlerini onun Yahudi lobisini de kızdıran ayrıksı duruşuna yorulabilir. Ama bu, İran’a karşı farklı bir yaklaşımın geliştiği gerçeğini değiştirmez. Bundan böyle Washington’daki siyasi çevrelerde radikal örgütler doğuran ‘Sünni’ rejimlerle ittifakı sorgulayıp İran’la işbirliğini öne çıkaranların sayısının arttığını görmek sürpriz olmayacak. Burada asıl mesele İran eğer Kaide ve IŞİD ile savaşta ABD’nin yeni ortağı olarak öne çıkıyorsa Türkiye’nin nereye oturtulacağıdır. Türkiye’nin adı artan oranda şiddet düşkünü fanatik örgütlerle anılır hale geldi. Bu, Amerikan müttefiki olup olmamasının ötesinde Türkiye’nin dış politika yönelimlerine köklü bir ayarı gerektiren bir durum. Kifayetsiz kapasiteyle ‘mükellef’ bir dış politika yürütebileceğini sananların yarın da varacağı nokta aynı: Daha çok tahliye. Her tahliye yeni bir tecrit halkası demek.

Son 5-6 yıllık enkaza rağmen “Türkiye İran’ı durdurmanın yollarını bulmalı” diye akıl verenler var. Çatışma unsurları üzerinden rekabet Türkiye’nin mevcut koşullarda kazanabileceği bir satranç oyunu değil. Bölgedeki sorunların çözümü İran ile Türkiye’nin kafa kafaya verip birlikte çalışmasını gerektiriyor. Umarım daha başka başkentlerde tahliye operasyonlarına gerek kalmadan birileri bu gerçeği görür.