Trajik bir dönüşüm: Patrondu şebbiha oldu

Hatim Ali otomobil satıcısıydı. 250 arabası yağmalandı. Alevileri hedef alan saldırılar üzerine rejim yanlısı Ulusal Savunma Komiteleri'ne katıldı. Muhaliflerin 'şebbiha' dediği milis güçlerinin birinin komutanı olarak  birçok cephede savaştı.
Trajik bir dönüşüm: Patrondu şebbiha oldu

2011’de Dera ve Humus’ta ‘yıkılsın nizam’ diye gösteriler olurken büyük bir kalabalığın Beşşar Esad’a destek için kilometrelerce uzunluğunda bayrakla yürüdüğü sahil şeridine gitmek üzere Humus’tan ayrılınca riskli bölgeyi de arkamda bırakmış oldum. Son tehlike uyarısı Nusra’nın elindeki Vaer’de yüksek binaların dikizlediği güzergâhtan geçerken kiraladığım Humuslu taksiciden geldi: 

“Keskin nişancı tehlikesi var, hızla geçeceğiz.”

Uzakta Vadi Nasara, biraz sonra onlarca köyü tepeden izleyen Husun Kalesi. Sol tarafta 2011-2012’de silahlı direnişin lojistik hattı Tel Kelah. İsyanı besleyen bu damar Lübnan’ın fırtınalı bölgesi Vadi Halid’e çıkıyor. Taksici, Lübnanlı şarkıcı Mervan Mahfud’un 1970'lerden kalma şarkılarını çalıyor; Hayef Kun Aşikik (Sana Aşık Olmaktan Korkuyorum.) Tartus’a kadar bize eşlik eden Humus Enformasyon Müdürlüğü yetkilisi Hayat Avvad şarkıya kendini kaptırdı. Bir ara duraksadı:
“Evet oğlumu bu savaşta yitirdim, içim yanıyor ama hüznüm bana neşem size.”

 ‘ALEVİLER MEZARA’ SLOGANI ATEŞLEDİ

Suriye krizinde Tartus hem Rus üssü hem Esad’a desteğiyle öne çıktı. Esad’ın kaybetmesi halinde Tartus-Lazkiye hattında Alevi devleti kuracağına dair spekülasyonlar yapıldı. Sahil hattı Esad’ın gönüllü milisleri ‘Şebbihalar’ ile de hem gündeme geldi. Tartus’a varınca karşılaştığım biri, gazeteci olarak ne aradığımı sordu. Savaşın toplumsal dokuyu, insanları ve ekonomiyi nasıl etkilediğini gözlemlemeye çalıştığımı söyledim. “Aradığın yanıt benim” dedi. “Gel seni köyüme götüreyim, her şeyi anlatayım.” Kabul ettim ve gittim. Duver Taha Köyü’ne tırmandık. Manzara Rize’nin ikizi. Bir villaya girdik. Bir tarafta Tokyo, Pekin gibi şehirlerden getirilmiş biblolar, diğer tarafta silah, mermi, dürbün, telsiz… 

“Adım Hatim Ali Steyti. Sizin Şebbiha dediğiniz Ulusal Savunma Komiteleri’nde komutanım” dedi.

Peki, iç savaş Hatim Ali’yi nasıl dönüştürdü?

“Otomobil distribütörlüğü yapıyordum. (Teleskopunu gösterip) Astronomi ile ilgileniyordum. Anlıyorum bana inanmıyorsun, gel benimle” dedi, üst kata çıkarttı. Pasaportlarını, çek defterlerini gösterdi, içinde azcık para ve 3 el bombasının bulunduğu para kasasını açtı: “Bu kasa para doluydu, bu savaşta boşaldı.”
Sonra bilgisayarını açtı, Şam’dan Kalamun’a, Keseb’ten Humus’a birçok cephede çekilmiş görüntülerini gösterdi. Ürperdim mi, evet; şaşırdım mı hayır.

Bir iş adamını ‘şebbiha’ya dönüştüren neydi? Anlattı:

“El Zaim şirketi olarak Tartus, Halep, Şam, Rakak ve İdlib’te ofislerim vardı. 200 kişi çalıştırıyordum. Olaylar çıkınca 250 otomobilim çalındı ya da tahrip edildi. Banyas’ta 5 yıldır çalıştığım Hamalı Ebu Enes’in galerisindeki iki arabamı almaya gittim. Kapalıydı. O sırada cami hoparlöründen ‘Haydin cihada, Aleviler mezara, Hıristiyanlar Beyrut’a’ diye sesler geldi. Kalabalık yürürken Ebu Enes “Bu adam Alevi” diyerek beni hedef gösterdi. Arabalarım tahrip edildi, ben ve yanımdaki iki çalışanım uzaklaştık. 7 yıldır birlikte çalıştığım Hamalı arkadaşımı aradım, olanları anlattım, ben destek beklerken, ‘Artık Alevilerin dönemi kapandı, bu savaşı bir ayda kazanacağız, karılarınız ve kızlarınız dahil her şeyinizi alacağız’ dedi. Çok sarsıldım. Bana düşmandı. Buraya gelmelerini bekleyemezdim. Bir grup kurdum, savaşa katıldım. Ordu ile birlikte operasyonlara katılıyoruz. Şu anda 93 adamım var, çatışmalarda 12 kişi kaybettim. Dünyayı gezen, eğlenen biriyken şimdi geceleri dağlarda yatıp kalkıyorum. Çocuklarımı da uzakta bir yere gönderdim. Çünkü çok düşmanım oldu. Bu insanlar dindar değildi, birlikte içer eğlenirdik. Tek istediğim bu beladan kurtulmamız ve tekrar ticarete dönmem. Param bitiyor, maaş almıyoruz. Sadece Zara’da savaşı kazanınca devlet ödül verdi. Tabi cephanemiz ordudan.”

SÜNNİ TEMİZLİĞİNE YANIT

Humus’ta birçok kişiden duyduğum cümleyi Hatim Ali de tekrarladı: “Olaylar barışçıl başlamadı.” Buna dair aktardığı bir olay var: Bir grup, 15 Nisan 2011’de Banyas’ta meyve-sebze işiyle meşgul Nidal Cennud adlı Alevi’yi arkadaşını durdurdu. Beşşar ve Hz. Ali’ye küfretmelerini istedi. Arkadaşı küfretti, dayakla kurtuldu. Nidal, Beşşar’a küfretti ama Hz. Ali’ye küfretmedi. Onu satırla öldürdüler. O tarihe kadar Banyas’ta bir şey yoktu.

Hatim Ali’ye göre gösteriler komploydu: Banyas’ta insanlara 5 biner Suriye lirası verip gösteri yaptırdılar, Cezire bunları rejime isyan diye yayımlıyordu. Biri gelip 700 bin peşin parayla benden Kia Rio satın aldı. 2 gün sonra Muhaberat geldi, ‘Bu kişi senden otomobil aldı mı’ diye sordu. Paralar Katar’dan gelmiş, bu kişi göstericilere dağıtmak yerine araba almış.

Merak ettiğim bir başka konu, Ankara’nın ‘Alevi devleti için Banyas’ta Sünni soykırımı yapılıyor’ diye gösterdiği Beyda katliamında Hatim Ali’nin parmağının olup olmadığı. Doğrudan sordum, o da eğip bükmedi:

“Beyda'daki katliamda oradaydım. Olay biraz karışık. Aranan bir kişiyi almak için 6 kişilik askeri devriye Beyda’ya gidiyor. Ekibin başında Binbaşı Samir Ammuri var. Beydalılar aranan kişiyi saklıyor. Ekip Beyda’dan ayrılırken mayın patlatılıyor, hepsi yaralanıyor. Sair telsizle yardım istiyor. Bu iki araba yola çıkıyor, köye girişte onlara da ateş açılıyor. Devletin imamı Şeyh Ahmet arabuluculuk yapmaya çalışıyor. Askerlere ‘Operasyon yapmayın’ diyor. Şeyh ile iletişim kesiliyor. Bu arada bizden ölen ve yaralananları almamız için yardım istendi. Biz yoldayken ordunun sivil çalışanlarını taşıyan askeri araç Kous köprüsünde saldırıya uğradı. Biz vardığımızda bize de kurşun yağdırdılar. 60 kişiydik, her taraftan ateş açıldı. Karşılık verdik. 45 dakika çatıştık. Başka bir yönden köye yaklaşan askeri birlik de yanlışlıkla bize saldırdı. Bu arada Şeyh Ahmed, eşi ve oğlunun öldürüldüğü haberi üzerine köyde sivillerle siviller çatışmaya başladı. Olaylar çığırından çıktı. Köye girdiğimizde her tarafta cesetler vardı. Kimin devlet yanlısı kimin karşıtı olduğu da belli değildi. Temizlik yok, köylüler hala orada.”
Hatim Ali, Cezire’nin yayımladığı bir videoda ‘Aleviler mezara’ diye bağıran göstericileri tekme tokat düven grubun lideri olduğunu da çekinmeden anlattı.

Hatim Ali Sünnilere düşmanlığının olmadığını göstermek için yanda inşaat yapan komşusuna seslendi, o da minnettarlığını dile getirdi:
“Sağ olsun inşaatın suyunu ve elektriğini ondan alıyorum.”

Hatim Ali’ye ‘Esad kaybederse sahil şeridinde Alevi devleti kurar’ iddiasını hatırlattığımda dedi ki; “Öyle bir şeye kalkışırsa Esad’ı burada kabul etmeyiz. Biz bütün Suriye için savaşıyoruz.”

Burada olaylar patlak verdiğinde bazı Sünni aileler evlerini terk etti. Korku karşılıklıydı. Şam gibi yerlerden de buralara dönen Aleviler oldu. Ama korku geçti ve insanlar evlerine döndü.

Köyden aşağı iniyoruz, bir cami, ardından kilise. Kontrol noktalarında askerlere sahil ağzıyla ‘keyfek habibi’ (nasılsın dostum) ya da ‘keyfek ibn-ül amm’ (nasılsın amcaoğlu) diye seslenen şoförümüz. Sahil aksanı bir kimlik ibrazı gibi. Ama her zaman işe yaramıyor. Asker ‘Ehleyn’den (hoş geldin) sonra “Aç bagajı” diyebiliyor. Halk arasında Arapçadaki kaf harfini vurgulu söyledikleri için sahil insanı ‘ehli kaf’ diye de anılıyor.

“Sağda Rus üssü var çekme”, tamamdır.
“Solda stratejik tesisler var çekme”, olur çekmem.
“Buralarda çok göz var, dikkatli ol”, anlaşıldı.

Akşamüstü Tartus’un merkezine indik, yavaş yavaş Akdeniz’e nazır kafe ve lokantalara akmaya başlamış. Tartus yüzde 70 oranında Alevi ama vali Dürzi, emniyet müdürü Sünni, belediye başkanı da Sünni. Geç vakit Vali Safvan Ebu Saade’yle görüştüm. Odasında dini kanal açıktı. Bu kanal 2011'de göstericilerin taleplerinden biriydi. Valinin verdiği bilgiye göre Tartus’un 900 bin olan nüfusu Sünni bölgelerden gelen sığınmacılarla iki katına çıktı. Ayrıca 60 bin öğrenci geldi. “Tartus şu an küçük Suriye. Rakka, Halep, Humus, Deyr el Zor ve İdlib'ten geldiler. Tamamı Sünni” dedi. Kimi ev tutmuş, kimi devletin tahsis ettiği binalara yerleşmiş. İş bulup da çalışan çok.

Geceyi Tartus’ta geçirdim. Sabah yine sahildeyim. 3 km ötede Arvad Adası’na giden tekne kalkıyor. Büyük Ada gibi, motorsuz, sakin. Nüfusu 24 bin. Günübirlik insanlar gidip geliyor, Biletler 100 Suriye Lirası. Özellikle Humus’tan gelen sığınmacılar oraya da akın etmiş.

LAZKİYE: SÜNNİ İLE ALEVİNİN BİRBİRİNE TUTUNDUĞU ŞEHİR

Lazkiye’ye giderken sağda Merkab kalesi. Muhalifler 2011'de burada üstlenmişti. Ordu havadan indirme yaptı, cephanelik ele geçirdi.

Ceble’ye vardığımızda Cuma ezanı okunuyordu. Alevilerin bir kısmı da Şiilerin camisine gidiyor. Tatil olduğu için dükkânların çoğu kapalı. Hıristiyanların tatil günü pazar. Lazkiye Enformasyon Müdürlüğü yetkilisi Meysem Ahmed’e Sünni-Alevi ilişkilerini sordum, “Burada Sünnilik ve Alevilik çok konuştuğumuz bir konu değil. 1960'larda bizim köyden kız alan Sünniler vardı. İlişkiler hala çok iyi, sorun yok. Krizin ilk yılında bir stres oldu ama geçti” dedi.

Ceble'nin nüfusu da sığınmacılarla birlikte 200 binden 600 bine çıkmış.

Yol boyu villalar var, mihmandarımın yorumu: “Alevilikle ilgisi olmayan yiyici yetkililerin evleri.”

Lazkiye'nin girişinde Tişrin Üniversitesi. Burada belgelerimizle ilgili işlemlerin tamamlanmasını beklerken bir askerin cenazesi geldi, kontrol noktasından havaya ateş açarak geçtiler. Her cenazede bu oluyor.

Yetkililere göre Lazkiye’nin kırsal ile birlikte 4 milyon olan nüfusuna 3 milyon sığınmacı eklendi. Normalde Lazkiye'de Sünniler yüzde 40, Hıristiyanlar yüzde 20, Aleviler yüzde 40 civarındaydı. Sığınmacılarla denge değişti. Kiralar 5-6 binden 25-30 bine çıktı. Lazkiye’nin sorunu da artan fiyatlar. Türkiye sınırı hattındaki çatışmalar burayı da tehdit etse de şehir savaştan uzak. Şehrin merkezinde ağaçların gölgesindeki kafe dolu. Sokakları arşınladım, biraz nabız tuttum. Manav Ebu Ahmet dertliydi: “Domates ve salata Hama ve Humus’tan geliyor. Halep'ten bir kamyon 5 bin liraya gelirdi, şimdi 100 bin lira. Mazot 7 binden 140 liraya yükseldi. Nakliyat maliyeti üç katına çıktı. Satışlar düştü.”

Tavla oynayan iki gence rastladım. Silahlı gruplara desteğinden dolayı Türkiye’ye öfkeliler. Biri “Ailemden üç kişiyi kaybettim” derken öteki “Ağır bedel ödüyoruz. Sadece benim köyüm El Muzera'da 28 şehidimiz var” diye konuştu.
Pideci Muhammed Ebu Abdullah, 20 yıl önce Halep'ten gelmiş bir Sünni. O da öfkeliydi: “Halep cennetti cehennem oldu. Bu felakete sınırları teröristlere açan Erdoğan yol açtı. İnsanlar uyandı. Burada Sünni, Şii, Alevi, Hıristiyan birlikteyiz. Mezhebi sorunumuz yok. Satışlar çok düştü, evlenecektim olaylar çıktı, vazgeçtim.”

Muhammed Ebu Velid ise Fetih Ordusu’nun ele geçirdiği İdlib’ten kaçmış bir laborant: “Türkiye sınırından geldiler, çok kalabalıklardı, ordu yetersiz kaldı. Hastaneyi bastılar, arka kapıdan kaçtım. Burada ev kiraladım, hastanede çalışmaya başladım.”

Müteahhit Basim İsmail’in derdi daha derin: “Benim köyüm Sınobar 2500 kişilik, 45 şehit verdik. Sığınmacılardan 30 aile de bizim köyü yerleşti. Savaş burada değil ama baskısını yaşıyoruz. Han el Asel'de 23 Temmuz 2012’de kontrol noktasında 41 askeri açık alanda infaz ettiler. Ellerinde yaralı esirler vardı, kardeşim de aralarındaydı. Şeri anlayışlarına göre yaralıları iyileşinceye kadar idam etmiyorlar. Sonra sahra hastanesi olmadığı için kardeşimi infaz ettiler. Görüntülerini bize gönderdiler. Daha sonra devlet o bölgede toplu mezar buldu. 13.08.2012'de kardeşimin cesedinin tespiti için  başvuruda bulundum. Başvuru numaram 4212. Bu, o tarihe kadar kimlikleri tespit edilemeyen asker sayısını gösteriyor. Yılda 400 cesedin teşhisini yapabiliyorlar. Hala netice bekliyorum. Kimlik tespiti yapılmadığı için devlet şehit saymıyor, bu da hak mahrumiyetlerine yol açıyor. İki arkadaşının şahitlik etmesi lazımmış ama 41'i de öldü.”

Amerikan Caddesi’ni arşınladım, markalı ürünler, yerel kokular… Sonra Müslüman ve Hıristiyanların birlikte yaşadığı, bir tarafta kilise diğer tarafta camilerin olduğu sokaklardan yürüdüm. Bir duvarda savaşta ölen Sünni’nin duyurusu, diğerinde bir Hristiyan’ın ölün ilanı. Birinde Kuran’dan, diğerinde İncil’den ayet yazılı.


SAHİLDEKİ SIĞINMACILAR

Akşam üstü Lazkiye sahili ana baba günü. Çoğunluğu sığınmacı. Filistin mülteci kampı Remil el Cenubi de sığınmacı yükünü çeken yerlerden biri. Bu kamp ‘Donanma Lazkiye’yi bombalıyor’ iddiasıyla gündeme gelmişti. O zaman kampı boşaltıp silahlı gruba operasyon yapan ordu bota binip kaçan birkaç kişiyi kovalıyordu. 1978’de kurulan kampın girişinde ‘Suriye ordusu; güvendesiniz’ pankartı asılı. Maarat Numan'dan gelen bir aile plajda sofrasını kurmuş. Hepsi Türkiye’ye tepkili. Az ötedeki masada bir asker ile örtülü bir kadın oturuyordu. Kadın İdlibli sığınmacı, okuluna Tişrin Üniversitesi’nde devam ediyor. Askerle burada tanışıp nişanlanmış. Çift sustu, anneleri konuştu: “Bu isyan bir komplo. Bütün zenginliklerimizi yok ettiler. (Ünlü şair) Ebul Ala el Maarri'nin heykelini bile yıktılar.”  


ERMENİLER TÜRKİYE’YE KIRGIN

Şam, Halep, Humus, Tartus, Ceble ve Lazkiye’yi kapsayan turu Ermenilerin yaşadığı Keseb’te noktaladım. Keseb’in doğu tarafları muhaliflerin elinde. O yüzden sahil yoluna inip Basit’ten tekrar yukarı çıktık. Ermeniler yaralı. Türkiye’ye kırgın. Hepsi Mart 2014’te Keseb’i bir süreliğine ele geçiren muhaliflerin Türkiye sınırlarından girdiğinde hem fikir. Otel işletmecisi eski muhtar Murad Alikyan derdini Türkçe anlattı: “12 dükkân ve 6 evimi yaktılar. Lazkiye’ye kaçtım, oradan ABD’ye gittim. 10 ay sonra döndüm. Toplam 42 bina zarar gördü. İkisi burada, ikisi köylerde 4 kilise tahrip edildi.” İki işyeri yakılan Avridis Zateryan harap haldeki dükkanını gösterip, tamir ettiği ötekinde ikramda bulundu. Türkçesi gayet güzeldi. “Annem Türkçe biliyordu. Ben de akşamları kadehime Arak koyar, Nuri Sesigüzel dinlerim” dedi.

Ve sınıra vardım. Suriyeli askerler kapıda geçişin ortasına langırt koymuş, oynuyordu. ‘Suriye’ye nereden girdin, nerede kaldın, ne yaptın…’ Ahret sualinden sonra Türkiye tarafına geçtim. Bariyer zincirlenmiş, kimse yok. Bağırdım duyan olmadı, tekrar bağımdım, olmadı, bu kez avaz avaz bağırdım. Arkadan Suriyeli asker seslendi: “Atla geç.” Geçmek riskli.

Tepede ormanlık alandaki kulede Türk askeri duruyor.
El salladım, sonunda fark etti, dürbünle baktı sonra aşağıdaki arkadaşlarına bağırdı: “Arapça bilen var mı, Arapça?”

Ben aşağıdan bağırdım: “Türk’üm Türk.”

Asker aşağıya seslendi: “Türk’müş Türk.”

Bekçi geldi, köpeği yanında, zinciri açtı, tanıdı:

“Hoş geldin Fehim kardeş.”

“Hoş bulduk vatan.”