Türkiye'nin Libya'sı (2)

Libya, müdahalecilikte buluşan neo-con'un, neo-Napolyon'un, neo-Osmanlı'nın operasyonun tam ortasında masada bıraktığı bir hasta... Şimdi doktor arazide, neşter ise nevzuhur Abdunnasır ve Vahhabinin elinde... Nereden baksan tutarsızlık!
Türkiye'nin Libya'sı (2)

James Bond çantalı akbabaların otel odalarında pazarladığı bir ‘devrim’ ile keşmekeşin içine sürüklenen Libya’yı ısrarla yazmak gerekiyor. Libya, hem Batı-Körfez ittifakının hem Türk dış politikasının maceracı ve başarısız hikâyesi olarak orada duruyor. Bugün ülke dört farklı hâkimiyet alanı bölünmüş durumda: Bir tarafta Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi, meclisin atadığı Abdullah Sini hükümeti ve bunlara kalkan olan Halife Hafter’in liderliğindeki Onur Operasyonu Güçleri; diğer tarafta Trablus merkezli Milli Genel Kongre (MGK), kongrenin ilan ettiği Ömer Hasi’nin ‘kurtuluş hükümeti’ ve bunların milis gücü Libya Şafağı; diğer yanda Kaideci-Selefi-İslamcı örgütler ve bu grupların rakibi IŞİD’çılar.

Türkiye ise Katar ile birlikte Libya’nın bir kısmında istenmeyen ülke. Nedeni bu ikilinin İslamcı grupların hamisi olarak görülüyor olması. İstenmeyenler kategorisine son zamanlarda Sudan da eklendi. Temsilciler Meclisi, Hartum yönetimini Libya Şafağı’na silah göndermekle suçlayıp Sudan askeri ateşesinin sınırdışı edilmesine karar verdi. Mısır’da Abdulfettah Sisi’nin bitirmeye çalıştığı Müslüman Kardeşler daha geniş bir coğrafyada şekillenen kamplaşmanın ana gerekçesi haline geldi. Bir yanda Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan diğer tarafta Katar, Türkiye ve Sudan.

AKP’NİN SAVUNMASI

AKP yönetimi Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’in destekçisi olarak oturtulduğu bir denklemi reddediyor. Hükümet kaynaklarına kulak verdiğimde söyledikleri şu:
“Türkiye’nin radikal grupları desteklediği yönünde bir algı operasyonu yürütülüyor.”
“Türkiye, Libya’da taraf tutmuyor. Herkesle görüşüyor.”

“Emrullah İşler’, ekimde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak Libya’ya gittiğinde önce Tobruk’ta Sini ardından Trablus’ta Hasi hükümetiyle görüştü. Siyasi bölünmüşlüğün sona ermesi için yardım önerdi. Sini THY’nin Tobruk’a da uçmasını istedi. Ama ‘Türkler istenmeyen kişi ilan edilirken bu nasıl mümkün olacak’ sorusu üzerine Sini, böyle bir tutumu kabul etmediklerini belirtmekle kalmayıp Hafter’i arayarak Türkiye’ye karşı düşmanca tutuma son verilmesini istedi.”

“Türkiye taraf tutsaydı ya da bir tarafla diyalogu kesseydi 9 Türk rehinenin bırakılması mümkün olmazdı.”

Peki, hakikaten mesele bundan mı ibaret?

“Türkiye taraf tutmuyor” savının yanına her olayla ilgili yaptığı çıkışlarla tarafını belli eden Erdoğan’ın sözlerini ekliyorum. 25 Haziran seçimleriyle belirlenmiş Temsilciler Meclisi’nin Trablus yerine Tobruk’ta toplanmasını dünya çapında öfkeyle karşılayan tek lider Erdoğan’dı. “Libya Meclisi’nin Tobruk’ta toplanmasını kabul etmek mümkün değil” demişti. Bu yüzden Libya Dışişleri bunu ülkenin içişlerine açık müdahale olarak niteleyip Ankara’daki elçisini çağırmıştı.

Meclis neden Trablus’ta değil de Tobruk’ta toplandı ve Erdoğan neden bu konuyu dert edindi? Libya’nın bu şekilde siyaseten bölüneceği kaygısından mı yoksa işin içinde farklı bir angajman olduğundan mı? Evet, ilk bakışta Erdoğan’ın tepkisi, meclisin kendisine değil Trablus’ta toplanmamasına bir itiraz olarak okunabilir. Ama bunun Libya’daki iç tartışmalarda neye tekabül ettiği önemli. Türkiye’ye yakın duran kesimler 25 Haziran’da sandıkta kaybedince seçimin meşruiyetini tartışmaya açtı. İtirazın dayanakları şunlardı:

Birincisi Siyasi Tecrit Yasası’na rağmen Kaddafi yanlılarının seçime katılmasına izin verildi.

İkincisi katılım yüzde 18’de kaldı, haliyle meclis halkı yeteri kadar temsil etmiyor.

Üçüncüsü meclisin MGK Başkanı’nın çağrısıyla Trablus’ta toplanması gerekiyordu ama çağrı olmadan Tobruk’ta toplandı. 

Bunlar AKP çevrelerinin de paylaştığı hatta birer argümana dönüştürdüğü itirazlar! Nasıl oluyorsa Libya’nın iç kavgasında bir tarafın argümanlarına ortak olmak ve bunun sözcülüğünü yürütmek taraf tutmak sayılmıyor!

Aslında Emrullah İşler önce Tobruk’u ziyaret etmiş olsa da Trablus’ta Hasi hükümeti ile açıkça görüşen ilk ülke temsilcisi olarak kayda geçti. Uluslararası medya olayı bu tarafıyla gördü.

LİBYA’YA İSVİÇRE MUAMELESİ YAPMAK

Şimdi seçimin meşruiyetini sorgulayan partiler zamanında seçimi boykot etti mi? Hayır. Kimseye güveni kalmamış olan halkın boykotu ayrı. Katılımın bu kadar düşük olması sadece geçiş dönemi aygıtlarının değil sözde ‘devrimciler’ ve dış destekçilerinin de hezimetidir.

Peki, Müslüman Kardeşler ile İslamcı olmayan müttefikleri galip gelseydi meşruiyet tartışması bu seviyede olur muydu? Muhtemelen hayır.

Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu oluşturanların sırtını dayadığı milis güçler, temmuzda Trablus’ta bozguna uğramış ve bu kesim başkenti kendileri açısından artık güvenli bir yer olarak görmemeye başlamıştı. Evet Tobruk’a gitmek bölünmenin önünü açan yanlış bir tercihti ama meclisin Trablus’ta açılması konusunda ısrar edenler dün Libya’yı Kaddafi’den kurtarmak için Libya Ulusal Konseyi’ni Bingazi’de kuranlar değil miydi? Trablus’a karşı Bingazi’nin yönetimin merkezi haline getirilmesi ülkenin bölünmesi riski taşımıyor muydu? Ama bu Türkiye dahil müttefiklerin umurunda değildi.

Ayrıca Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elde edenler MGK’yi meşru görmüyordu. MGK’nin görev süresinin konsensüs olmadan uzatılması bugünkü bölünmüşlüğün temelini atan faktördü. 

Şimdi seçimin ve Temsilciler Meclisi’nin meşruiyetini sorgulayıp alternatif yönetim tesis eden taraf kendi duruşunu yargı kararıyla taçlandırdı. İki ertelemenin ardından Anayasa Mahkemesi 5 Kasım’da seçimlerin yasaya aykırı olduğuna hükmetti. Bu karardan sonra Türkiye, şimdiye kadar ‘taraf tutmuyorum’ diye diye tuttuğu tarafını artık daha net savunabiliyor. “Türkiye, BM’nin tanıdığı Tobruk hükümetini mi, Trablus hükümetini mi tanıyor” sorusunun Ankara’daki yanıtı şu: “Anayasa Mahkemesi Tobruk’taki meclisi feshetti. Bu karar kimin meşru olduğu konusunda belirleyici.”

MEŞRUİYET KRİZİ

Elbette yürütme ve yasamada tıkanma olduğunda Anayasa Mahkemesi devletin emniyet supabıdır. Ama her şeyin anormalleştiği; ordunun ordu, yargının yargı, parlamentonun parlamento olmaktan çıktığı; başbakanın bile hükümetten maaş alan ve ‘de facto’ İçişleri güçleri vazifesi gören milisler tarafından kaçırıldığı bir ülkeye aniden İsviçre ya da Britanya muamelesi yapılıyor.

Anayasa Mahkemesi’nin tarafsızlığına sanırım bir tek Trablus hükümeti ve harici destekçileri peşinen amenna diyor. Karar oturumuna katılmayı reddeden mahkemenin başkanının evi kundaklanmış. Eğer doğruysa karara karşı oy kullanan bir üye de Tobruk’a kaçmış. Haliyle Tobruk cenahı kararın silahların gölgesinde alındığını öne sürüyor. Sini’ye ‘başbakan’ demeyi sürdüren BM Özel Temsilcisi Bernadino Leon de mahkeme kararından sonra meşruiyeti otomatik olarak Trablus’a kaydırmayıp “Kararı inceliyoruz” demekle yetindi.

Meşruiyet sorunu bundan sonra birçok yerde ilginç karışıklıklara yol açacak gibi gözüküyor. Mesela OPEC, karara rağmen Viyana zirvesine Tobruk’taki enerji bakanını davet ederken Trablus hükümetinin Petrol Bakanı Maşallah Zwai, Erdoğan’ın davetiyle İstanbul’daydı. Böylesi durumlarda uluslararası aktörler diplomatik becerilerini sergileyip tüm tarafları idare etme yoluna girer ama bizde tersi oluyor. Sanırım Libyalı siyasiler de Libya Anayasası Mahkemesi’nin kararını bayraklaştırırken kendi ülkesinde Anayasa Mahkemesi’ne ‘gayri milli’ deyip had bildiren liderin çıkışlarını yakından izliyordur.

DIŞ GÜÇ, İÇ GÜÇ

Ve bir şey daha: AKP hükümeti, 24-25 Kasım’da Mitiga Havaalanı’nın Suud-Mısır-BAE destekli Hafter güçleri tarafından bombalanmasına karşı verdiği tepkide olduğu gibi son birkaç aydır yaşanan gelişmeleri ‘yabancı müdahale’ olarak kınıyor. Sanki Libya’ya müdahale eden yabancı güçlerin safında yer alan ülkelerden biri Türkiye değilmiş gibi... Sanki Libya, Türkiye’nin ana karargâh üssü işlevi gördüğü bir NATO müdahalesiyle bu hale gelmemiş gibi... Sini’yi tutanları dış güç, Hasi’yi tutanları iç güç yapan nedir? Kendini ayrı tutan refleksin payandası, hinterlandda olup bitene “İç meselem” diyen anlayışsa Mısır’ın “Libya benim komşum” diyerek dayılanmasına kim ne diyebilir?

Her ne ise Libya, müdahalecilikte buluşan neo-con’un, neo-Napolyon’un, neo-Osmanlı’nın operasyonun tam ortasında masada bıraktığı bir hasta... Şimdi doktor arazide, neşter ise nevzuhur Abdunnasır ve Vahhabinin elinde... Nereden baksan tutarsızlık!